Onlar / Hasan Güçlü Kaya

“ONLAR”

Ülkü Tamer Şiirinde Merkez ve Çevre 

 

Turgut Uyar 1961’de Ülkü Tamer için şunları yazıyor:

 

“Yılın en ilgi çekici kitabı belki de Ülkü Tamer’in Gök Onları Yanıltmaz’ı. Düzenlenişi bakımından değil, içindekilerle. Ülkü Tamer, görüntülerini daha bir bütün adına kurduğunda, daha bir bütüne yönelttiğinde, çok daha sağlam şiirlerle çıkacak karşımıza.” (Dost, Sayı: 40, 1961)1

 

Uyar, Tamer’in şiirinde bir eksiklik, bir olmamışlık görmüş, alınacak yol adına rehberlik etmek istiyor. Bu bütünlüklü olmayan görüntüler, “bütün adına kurulmayan görüntüler”le işaret edilmek istenen şey ne? Uyar, Gök Onları Yanıltmaz (1960) için getirmiş eleştirisini gerçi ama ben bir önceki kitaptan Soğuk Otların Altında’dan (1959) başlayarak bir okuma yapmaya ve Uyar’ın ne demeye çalıştığını anlamaya çalışacağım.

            Bir bütünlük ve onun kurulamamasının izlerini araştırmak adına okuma yapmaya çalışmak, aslında ister istemez herhangi bir şairin şiirlerinde ortak bir çatı inşa etmeye yarayan merkezi temalar aramayı da beraberinde getiriyor. Soğuk Otların Altında’da en belirgin tema hiç kuşkusuz ölüm evet; çocukluğun imgesel dünyasını parçalayan, imgesel düzeni yok etmek isteyen ölüm, alttan alta ve sık sık tekrarlanan bir tehdit, kodlamaya, adlandırmaya, çarşıya hazırlamaya, pazarlığa oturmaya kışkırtan ölüm, Tamer şiirinde öne çıkıyor ama bu kimin şiirinde öne çıkmıyor ki? Başta Uyar olmak üzere, sadece İkinci Yeni şairlerinin tüm temsilcileri için değil, modernist şiirin tamamı için geçerlidir bana kalırsa bu genelleme. Lacancı kavramsallaştırmalara biraz daha yaslanarak şöyle de demek mümkün mü acaba: Şiir zaten simgeselin, imgesel aracılığıyla geçmişini hatırlaması demektir. Yasaya ve dile tâbi, kodlanmış olan simgesel, dile girmeden önceki, yasadışı haliyle, imgeselle kendini hatırlamaktadır. Simgesel düzenin bütünlük yanılsaması şiiri tatmin etmez, simgeseli imgeselin lehine bozmaya, parçalamaya çalışır şiir. Ne dil içinde ne de dışında çalışır:

 

O eski bir güvercindi, gittikçe hatırlanan,

O eski bir güvercindi, uçması da iyiydi bana kalırsa,

O eski bir güvercindi, çünkü tenhaydı şehirler,

Benim saçlarıma saklanırdı, benim saçlarım çalılara;

Onu görürdüm göllere girdiğimde, bıldırcın avladığımda akşama,

Gelir ateşime sokulurdu, o eski bir güvercindi,

Başka kimsecikler de yoktu galiba.

 

[…] 

 

Nasıl olduysa oldu, sardılar beni birden:

Kadınlar ve erkekler, kemikleri de ortada,

Anlamadım bir türlü, durmadan yürüdüler,

Durmadan toprak kazdılar, şapka giydiler;

Hürlük vardı, verdiler onu, istemek için yeniden,

Belki aldılar geri, beni bağladılar ama;

O eski bir güvercindi, şaşırdı onlara.

 

(Ülkü Tamer, “O Eski Bir Güvercindi”)

 

Şehirlerin, şapkaların, hürriyetin, hatta kadınların ve erkeklerin, kimseciklerin olmadığı yerde uçan “eski” bir güvercin hatırlanmaktadır. Bu çıkış, bu hatırlama çok tanıdık gelmiyor mu:

 

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz

Yeşil ve yabanî uzak ormanlarda

Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan

Hepimizi vakitten kurtaracak

 

(Turgut Uyar, “Geyikli Gece”)

 

Unutulmuş, ama hatırlanması kişiye bir özgürlük, bir peklik, belki benzersizlik alanı açacak iki aynı imge değil midir burada söz konusu olan? Her şeyin dışında, hatırlandıkça ışıldayan, hatırlandıkça direnç kazandıran imgesel bir kurtuluş vaadi söz konusudur ama bir fark var; Tamer’in şiirinin sonuyla Uyar’ın şiirinin sonu bambaşka iki poetikanın, simgesel düzenle ne şekilde uğraşacaklarına dair bambaşka iki yolun işaretini veriyor. Önce Tamer’e bakalım:

 

O eski bir güvercindi, bıraktı beni onlara,

Götürmedi kanatlarından bir başka yalnız suya,

Geçti çocuk gölgelerinden, dönmedi artık

Yapacak işleri vardı utanmaktan başka

 

Şimdi de Uyar’ın “Geyikli Gecesi”nin sonunu okuyalım:

 

“Halbuki geyikli gece ormanda

Keskin mavi ve hışırtılı

Geyikli geceye geçiyorum”

 

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum

 

Tamer’de hatırlanan, bulunan, şiirde bir süre salınan imge bilinmeyen bir yere doğru uzaklaşmıştır, bir süre orada, şiirde durmuş ve yitmiştir; Uyar’da ise imge, konuşan öznenin, şairin kendisinin yerine geçer ve Uyar bundan sonraki şiirlerinde o imgeyi merkez alacak, oradan bir özne olarak konuşmaya devam edecektir (“Tel Cambazı’nın Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir”i hatırlayalım).

İki farklı tavır, kesin hatlarıyla kendini belli ediyor ama Uyar’ın Tamer’de neden bir bütünlük göremediğini açıklamaya yetmez bu. “İstanbul” şiirine kadar da Tamer şiirinin bütünlüğünü bozacak, görüntülerini dağıtacak bir karmaşaya, parçalanmışlığa, görüntünün sınırlarını bozma ya da belirsizleştirme hamlesine rastlamayız ama sonra birden bir şey olmaya başlamakta, bir başka sistem, adeta Tamer’in kendi şiirine saldıran, kendini dayatan başka bir evren belirmeye başlamaktadır:

 

KAN

 

Ağzının kenarındaki kan

Kimbilir kimin yüreğidir

Uzansam o saklanır göğsünde

Koyu bir ölüm yürür saçlarından.

 

Dayasam ellerimi duvarlar yok

Ansızın bir avın ortasındayız

Koştukça uzar mağaralar,

Oklar fırlatılır çarşılardan.

 

Ağzının kenarındaki dünya

Kimbilir kimin silahıdır;

Açılır kıyıları gölün,

Uykumuz iner sularından.

 

(Ülkü Tamer, “Kan”)

 

Şimdi sormaya başlayabiliriz: Ülkü Tamer burada neden bahsediyor? Şiirde konuşan kim? Şiirin nesnesi ne? Şiirin teması ne? Bilmiyoruz. Tamer bana kalırsa başka bir imkân yakalamış gibidir şiirde, simgesele başvurmak zorunda olmayan, gösteren ve gösterilen ilişkisini belirsizleştiren, kendi başına bir evren… Uyar’ın başta alıntıladığım cümlesine tekrar bakalım: “Yılın en ilgi çekici kitabı belki de Ülkü Tamer’in Gök Onları Yanıltmaz’ı. Düzenlenişi bakımından değil, içindekilerle…” Burada başka bir kitaptan bahsediyor ama dikkat çekici bir cümle var “Düzenlenişi bakımından değil, içindekilerle”… Sadece görüntülerin bütünlüğünü sorgulamamış belli ki Uyar, bir şeye daha dikkat çekiyor. Kitabın düzenlenişine de değinmiş ve belli ki bir önceki kitabın düzenlenişiyle ilgili bir çekince koymuş. Bu düzenlenişe, Soğuk Otların Altında’nın düzenlenişine dikkat edelim: Kitap ortadan ayrılmış, sanki iki farklı kitap gibi hareket ediyor. Sadece Kan şiiri değil, İstanbul şiirinden sonraki bütün şiirler kitabın ilk yarısından farklıdır. Ne olmuştur peki? Bir durma, kesintiye uğrama, başka bir deneye girişme itkisi diyebilir miyiz buna? Kitabın ilk yarısından Kiremit Damlı Kırmızı Ev’in sonunu okuyalım:

 

Ve siz artık soluğumu duymayan yeşil şapkalı yuva perileri,

Konup bir çarşının ortasındaki idam sehpalarına

Ağlayarak anlatın bizim hikâyemizi.

 

Şiir boyunca devam eden, sürekli birlikte tekrarlanan iki tema var: ev ve ölüm... İçinde yaşattığına, barındırdıklarına tabut çaktıran bu mekân algısı İstanbul şiirinde de izlenir:

 

Şimdi yalnız balıklar boğulmuyor İstanbul’da,

Şimdi çocuklar sıra olmuş giderler denize,

Ağır ağır boğulurlar […]

 

Ve ardından bu mekân algısını yırtan bir mekânsızlık, dışarı çıkmışlık bile değil, ne evi ne de şehri hiç hatırlamayan şiir dizileri gelir. Kan, Arsenik Koydum Biraz, Horoza Binen Atlı gibi çarpıcı şiirler. Okura tuhaf gelen bu düzenlenişi, Tamer’in sadece simgesele değil, şehrin, kodların, evin, çarşının tümüne değil, kendi şiirine de bir saldırı hamlesi, ona uyguladığı bir şiddet olarak yorumlayabilir miyiz? Evet, tema evden ve şehirden çıkmak, bunlara karşı bir öz savunu, özgürlük umuduydu o ana kadar ama bana kalırsa Tamer bununla da yetinmemiş, o evi, o şehri aynı zamanda bir şiirsel bütünlüğün, bir çatının izdüşümü, temsili olarak da görmüş, kendi şiirini kırmak, onun dışına çıkmak istemiştir.

Şimdi söz konusu kitaba gelebiliriz, Gök Onları Yanıltmaz’a, Uyar’ın görüntülerini yani imgelerini bütünlüğe davet ettiği kitaba; bu yorum çok ilginç çünkü gerek düzenlenişi gerekse imgeleri açısından Tamer’in en bütünlüklü ve tutarlı kitabıdır bana kalırsa. Uyar’ın “bütünlüklü” olarak göremediği şey ne burada peki? Bununla birlikte bir soru kendini peşi sıra sürüklüyor: “Onlar” kim? Kitap boyunca bu soruyla meşgul oluyoruz, kim bu “Onlar” dediği Tamer’in. Uyar’ın eleştirisi bununla, bu muğlaklıkla, kitap boyunca bir türlü yerli yerine oturtamadığımız “onlarla”, dolayısıyla öznesi saptanamayan dizelerin işaret etmeye çalıştığı öyküleri, dünyayı Uyar gibi “bizim” de anlayamamızla ilgili olabilir mi? Biraz yardıma ihtiyacım var; Deleuze’e başvurmak istiyorum:

 

 […] çevre toplumları göçebe nitelikli bir başka birliğe, bir göçebe savaş-çarkına katılırlar ve üst-kodlanma yerine, bir kod-çözümüne uğrarlar […] Göçebe, kendi savaş örgütüyle despotun yönetim örgütünün karşısına çıkar: despotun merkezi birliğine karşı merkezkaç göçebe birliği […] Ancak göçebe ille hareket eden insan demek değildir: yerleşik yolculuklar da vardır, şiddet içinde yolculuklar.2

 

Tamer’in Gök Onları Yanıltmaz’da “Onlar” hakkında yazdıklarına bu pasajın çağrıştırdıklarıyla birlikte bir bakalım:

 

 

Saydam atların bile kararmış ülkesine çekemediği, yarışamadığı uykusuzluk. Dayanıklı bitkinlerin yolculuğu. Cesurların, karşı koyanların ülküsü. Sana bütün gece okları taşıdım

 

(“O Çıplak Oğlan”)

 

Çalıları ateşleyen, kayıkları ürküten, denizleri dışarı vuran ağzımız […] Serin bir bataklığa çekilmek için çadırlarımızı toplatan

 

(“Gün Giymek”)

 

Şimdi sığ suların arkasında sen mi varsın? Benim küçük çadırlarım, bakır kuytulu otlarım senin dalgalarını bildi. Senin orada olmanı bildi

 

(“Arkasında”)

 

Çıkrık başında oturup yaşayışlarını yünlerle ilgileyen genç kızlar. Tebeşirle büyü çemberleri çizen delikanlılar […] Tül perdelere geçirin tırnaklarınızı, gecenin cibinlikleriyle savaşın

 

(“Korunun Öpüşleri”)

 

Bütün bu evrenin, bu atmosferin şehirle ve onun sarmalayarak merkezleştiren kodlarıyla bir ilgisi yoktur. Tümden dışarıdadır Tamer; ne imgeleri ne de çağrışımları merkezi ya da medeni değildir ve dahası merkeze savaş açmıştır, şiddet uygular (Sana bütün gece okları taşıdım). Bana kalırsa Turgut Uyar’ın ıskaladığı şey de bu; bunu göremeyecek kadar içeride, modernleşme projesine katılmış, merkezde, hem özne olarak kendini merkeze alması/sorgulaması (Ama sizin adınız ne/Benim dengemi bozmayınız) hem de siyasetin merkezinde durmasıyla ilişkilidir göz bozukluğu. Tamer bir bütünlük değil, tam tersine o bütünlükle savaşacak bir karşı savaş-makinası, Deleuze’ün deyişiyle kodları çözen bir merkezkaç göçebe birliği peşindedir adeta. Kurduğu evren “biz”e, ait değil, “onlar”a aittir, göçebelere, hayvanlara, çocuklara, dışarıda olanlara. Uyar’ın konumlanışının ya da duruşunun sadece ona özgü olmadığını, İkinci Yeni şairlerinden özellikle Cemal Süreya, Edip Cansever, İlhan Berk gibi isimlerin bilinçli olarak bu konumu seçtiklerini, Ece Ayhan gibi marjı, marjinali, kenarda durmayı seçen şairlerin bile kuramsal olarak katıldıklarını bildirmeseler de yapıtlarıyla somutlaştırdıkları belli bir ilkeyle hareket ettiklerini düşünüyorum: T. S. Eliot’ın şiirde “nesnel karşılık” ilkesi. Bu noktada Cemal Süreya’nın “İmgenin Kökleri” yazısını hatırlamakta fayda var:

 

Şairin şiirinde geliştirdiği özün, okurda bir ruh hali yaratabilmesi için, bu özün duyulabilir nitelikte olması şarttır […] Eliot buna nesnel karşılık diyor. Şair tek insandaki dünyayı okura ulaştırmak için olay dizileriyle, öykülerle, konularla kendi açısının nesnel karşılığını yaratmak zorundadır. Bir kelime mi kullanıyoruz, bir görüntü mü kullanıyoruz, dışa vurduğumuz bir coşkumuz mu var; o kelime, o görüntü daha önce yazdığımız şiirlerin, başka şairlerin şiirlerinin, suya giden genç kızların, bir gazete manşetinin kelimelerinde; ortaokul tarih kitaplarının resim altlarında, bir siyasa adamının davranışlarında yankılanmalı, sonra da onlardan koparak ya da onların yanında bir ayrımcığı yüklenerek son konumunu almalıdır.3

 

Bir an için düşünülelim, Gök Onları Yanıltmaz’da Cemal Süreya’nın açımladığı bu ilkeye dair kaç örnek var: bence hiç yok. Ama sonrasında, Tamer’in daha sonraki kitaplarında tutum değişmeye başlamış, Gök Onları Yanılmaz’da yakalanan poetika dağılmış ama bütünüyle yok olmamıştır: hep bir ikilem görülmüş, gidişli dönüşlü çakıp sönmeler başgöstermiş, bazen çekingen durulmuş bazen yine aynı göçebe şiddetiyle kendini göstermeye devam etmiştir bu poetika ama Gök Onları Yanılmaz’daki tutarlılığı ve bütünlüğü bir daha yakalayamamıştır: Ezra ile Gary’de (1962) Tamer’in “ciddi” şairi Ezra Pound ile çocukluk kahramanı Gary Cooper yanyanadır; bir virgül çocukluğun hapishanelerinden, o sıkıcı sınıflardan ve neredeyse tüm kitaplardan kaçmayı başarmış, bütün “nokta”lara meydan okumaktadır ama nereden baksanız sadece bir imdir (Virgülün Başından Geçenler, 1965). Bruegel tablolarına sıkışır kalırız (İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür, 1966) ama hemen ardından, bütün sınırları yırtan bir serçe imgesi (Kuşlara göre değişir yeryüzü/Kuşların bakışlarına göre/Kanatlarıyla dağıttıkları buluta göre – “Serçe”) başka bir kitapla karşımıza çıkıverir (Sıragöller, 1974); yerini bulmuş, kendini ispatlamış bir şairin, diğer önemli şairlere şiir ithaf edecek kadar özgüven dolu tavrının yanısıra parıldayan “Giyotin” dizisiyle kesintiye uğrar ya da bölünür kitap. Yetişkinlik ve çocukluk, merkezle çevre durmadan çatışıyordur Tamer’de. İkisini de seçmemiştir ve bana kalırsa son kitabının son şiirine kadar da bu seçimle mücadele etmek zorunda hissetmiş, hep arada kalmıştır. Bütün bir sanat hayatı, bütün bir mücadele, bütün bir şiir serüveni “Avlu” şiiriyle, son kitabının (Antep Neresi) son şiiriyle yolculuğunu tamamlamış gibidir. Simgesele karşı savaşı, dil öncesiyle, imgeselle kurduğu, yaşattığı evren bir avluya, Antep’te doğup büyüdüğü çocukluk düşlerinin avlusuna geri döner ama bambaşka bir bilinçle:

 

Burası mıydı taban döşediğim yer,

Nurgana mıydı?

 

Sarıt’a yakın mıydı Nurgana,

Sarıt, Yılanca’nın berisinde miydi,

Zırambı, Salmanlı, Yazlıbecer,

Ya Ulumasere, o neredeydi

Neredeydi Antep?

 

Neredeydi Antep, Antep neresi?

 

[…]

 

Sakalına yıldızlar düşerdi Bilbil Hoca’nın.

Havuzun çevresine yayardı

Bellur baba, Zemge’den kaldırdığı türküyü.

Yirik Muslu yemeni düşleri görürdü gözü açık;

[…]

Humuslu Bozan’ın kendi döşünde dolanırdı sesi.

Şecaat Nahsen’in bir yanı fırın, bir yanı curun;

Doğmamış oğlana don biçerdi boyuna.

Yarasaları kollardı Patpat Hanefi

Arişin altındaki döşekte

Hacı Dedesi’nin kucağında 

 

Peki kimdir bu insanlar, bu yerler neresidir? Yıllarca bir “onlar” envanteri olarak korunmuştur Tamer’in imge dünyasında, ne merkezin, ne merkezi  şiirin, ne İstanbul’un anlayamayacağı bir evren, merkez ile çevre arasında kararsız kalmış bir şairin poetikasını kuran unutulmaz anılar silsilesi. Uyar’ın belki de bu yüzden bütün olarak algılayamadığı ama Tamer için tamam olan bir avlunun geçmişi. Dışarıda kalmış, şehre, gazeteye bulaşmadan, kenarda kendi yaşamını sürdüren başka bir dünya. Yıllar sonra geri dönmüştür Tamer o dünyaya bu kitabıyla ama çoktan unutulmuş, sadece imge olarak kalmış bu dünyayı en az bizim kadar kendisi de yabancı bulmuştur. Şiir ısrarla aynı soruyu sorar: Antep neresi? Burada sorulan ne folklorik bir merak ne de merkeze ait bir soru değildir. Başından beri sözünü ettiğim “onlar”a karşı bir “biz” gözü gelişmiştir Tamer’de de. Cumhuriyet projesinin , yaratılmak istenenTürkiye folklorunun, “bize ait” olanın sorgulaması değildir bu. Kendini çocukluğundan beri merkeze alıştırmış, İstanbul’dan gelen dergileri dört gözle beklemiş, merkeze girmiş ama bir yandan da hep dışarıda kalmış bir şairin hafızasına yönelttiği bir soru, trajik bir soru, Uyar’ın anlamadığı kadar “bizim” de anlamadığımız, hiç anlayamayacağımız bir soru:

 

[…]

Ama Antep, o neredeydi, neresiydi Antep?

 

Yoksa avludaki o döşek miydi?

 

Belki gitti ola.

 

(“Avlu”)

 

Kitap-lık, Sayı: 169, Eylül-Ekim 2013, s. 16-21.



1 Turgut Uyar, Korkulu Ustalık, İstanbul: YKY, 2009, s. 323.

2 Gilles Deleuze, “Göçebe Düşünce”, çev. Seniha Akar, biri Dergisi, sayı: 8, İstanbul, 2012, s. 51-52.

3 Cemal Süreya, Toplu Yazılar, I (İstanbul: YKY, 2000), s. 317.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)