Balinalar, Ejderhalar ve Kurtlar / Emel Kayın

BALİNALAR, EJDERHALAR VE KURTLAR: THEODORA, URSULA  VE CLARİSSA’NIN VAHŞİ GÖLGELERİ

Fantastik edebiyatın en ciddi kalemlerinden ve dirençli kadın imgesinin en önemli temsilcilerinden olan Ursula K.Le Guin, 20. yüzyılın ilk çeyreği sonlanırken Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde dünyaya geldiğinde kuşkusuz hiç kimse gün gelip onun tanınmış bir yazar olacağını bilmiyordu. Babasının ünlü antropolog Alfred Kroeber olmasının, Radcliff ve Kolombiya üniversitelerinde edebiyat eğitimi görmesinin, yazması için gereken maddi-manevi desteği sağlayan kocası Charles Le Guin ve üç çocuğu ile güvenli, özgür ve konforlu bir ortamı olan bir evde yaşamasının onun yazma serüvenini olumlu biçimde etkilediği kolayca düşünülebilir; ancak onun hayatına etki eden belki de en ilginç karakter, dört çocuk büyütüp onları evlendirdikten sonra yazmaya başlayan ve ellili yaşlarında evcil bir kadından öteki Amerika’nın hikâyesini anlatan kitaplar yazan bir yazara evrilme yönünde radikal bir dönüşüm geçiren annesidir.

Ursula K.Le Guin’in evlenmeden önce adı Theodora Kracaw olan, üç evliliği boyunca da “Brown”, “Kroeber” ve “Quinn” soyadlarını alan, bunlardan ikincisini kitaplarında kullanan annesi, 19. yüzyılın sonunda medeni olduğu varsayılan merkezi Amerika’nın ötesindeki Colorado’da bir madenci kasabasında doğup büyümüş, erkeklerin bile binemediği bir aygıra binmeyi  başarmış, eğitim alma fırsatını bulmuş olsa da kadınların ihtiyaçlarının herkesten sonra geldiğini vazeden ve işlerini mükemmel yapan iyi bir anne olunmasını önemseyen geleneksel normlar içinde yetiştirilmiş bir kadındı. Onun serüvenindeki kırılma, eğitimi, cesareti ve sosyal ilişkilerine rağmen evcil bir hayat biçimini benimseyen bu kadının ellili yaşlarının ortalarında, erkeklerle yarışmaya kalkmadan, kadın ve çocuk dünyasına yönelik ve kolay okunan kitaplar yazmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. Bu hikâyede asıl dikkat çekici olan, yazar olarak bilinen adıyla Theodora Kroeber’in günün birinde evcil ve güvenli sularından ayrılarak Amerika kıtasındaki yerlilerin bilinmeyen denizlerinde yüzmeye koyulduğu “İçdeniz Balinası” adlı kitabı yazmak suretiyle ortaya koyduğu değişimdir. “İçdeniz Balinası” kitabının ardından Kuzey Amerika’ya gelen öncülerin kıyıma uğrattığı yerli halkın hayatta kalan tek ferdi olan “Ishi”nin hikâyesini anlattığı bir başka kitabı yazarak, öteki Amerika ile yüzleşmesini derinleştirmiştir. Theodora Kroeber, “Ishi” aracılığıyla ihtiyaç duyduğu başarı ve övgüyü kazanırken o yıllarda yayımlanmak üzere gönderdiği her öyküsü reddedilen, ancak sonradan tanınmış bir yazar olan kızı Ursula K.Le Guin, “Ishi” hakkında yazmanın geniş bir araştırma, ahlaki bir duyarlılık, kurgu ve araştırma yeteneği gerektiren ciddi ve tehlikeli bir durum olduğunu, ancak kitabın konusuna tümüyle layık, dürüst ve güçlü bir kitap olarak hayat bulduğunu söyleyecektir.

Theodora Kroeber’in yazma izleğini, merkezi-eril sistem tarafından dikte edilen evcil, güvenli, konforlu dünyadan Amerika kıtasının yerli halkının yitik hayatının izini sürmeye çevirmesine yol açan güdünün, doğup büyüdüğü madenci kasabasının ötede kalmış bir yer olmasıyla mı, gençliğinde erkeklerin bile binemediği bir aygıra binmeyi başarmış olmasıyla mı yoksa bilinçaltında güçlü bir öğe olarak yer bulduğu halde içinde yaşadığı eril ortam tarafından baskılanan özgürlük duygusunun baskılandıkça dışa vurmasıyla mı ilgili olduğunu kestirmek pek de kolay değildir. Onun ruh halini anlayabilmek için hem psikanalist hem şair hem de eski hikâyeler toplayan bir yazar olan Clarissa P.Estes’e başvurmakta yarar vardır. Yazar, 1970’li ve 1990’lı yıllar arasında kaleme aldığı “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı kitabında, vahşi kadının da, vahşi hayatın da soyunun tükenmekte olduğunu, kadının vahşi kadın arketipinde kişileştirilmesi yoluyla onun derin doğasının farkına varılacağını öne sürmektedir.  Clarissa P.Estes’in aşağıdaki cümleleri, yazarın vahşi gölgesini kabul etmesinin ve herkesi bu gölgeyi kabul etmeye çağırmasının bir ifadesidir:

  Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık; ama vahşi kadının gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.”  

Clarissa P.Estes’in kadınların içinde var olduğunu öne sürdüğü vahşi gölge, şekilden şekile girerek Theodora Kroeber’de de, Ursula K.Le Guin’de de ortaya çıkmaktadır. Theodora Kroeber’in vahşi gölgesi, kıyıma uğratılan yerli halkın hikâyesini merak etmesini tetikleyen yolu açarken Ursula K.Le Guin’in  içindeki vahşi, kimi zaman arketiplerden fantastik karakterler yaratmasına, kimi zaman “Esmerdir yerli kılavuzlar /Ufak tefek, yürekli, kaypak /Rüşvet almazlar” dizelerini yazmasına, kimi zaman da “Amerikalılar ejderhalardan neden korkarlar?” sorusunu sormasına neden olmaktadır. Ursula K.Le Guin’e göre fantezi hakikidir ve fanteziden korkanlar, fantezideki hakikatin yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilmektedirler. Bu düşünce çerçevesinde ejderhalardan korkanlar da, özgürlükten korkanlardır.   

            Kendisini özgür gören, ancak kişisel özgürlüğünün eril toplumun içselleştirilmiş ideolojisine dayalı yargılar tarafından sınırlandığını görmezden gelmesine neden olduğunu da kavrayan bir yazar olan Ursula K.Le Guin, annesinin evcil hayatını korumak ve çocuklarını yetiştirmek için yazmakta geç kaldığının farkında olduğu kadar onu erken yaşta Virginia Woolf’a yönlendiren annesinin içindeki dirençli kadının da farkında olmuştur. Kendisi, sahip olduğu toplumsal konum ve eşinin desteği sayesinde fazla sıkıntı yaşamamış olsa da, annesinin de içinde olduğu sanatçı kadınların eril toplumda yaşadığı sorunları görmüştür. Bu farkındalık ona şu cümleleri yazdıracaktır:

Katil budur:Erkeğin, kadının kendi hizmetine, onun için, onun bedenini, onun rahatını, onun çocuklarını beslemeye yönelik olmadan yaptığı herhangi bir şeye karşı genellikle duyduğu, duyması mazur görülen, duyması öğretilen öldürücü kin, haset, kıskançlık, garez. Bu kine karşı çıkmaya çalışan kadın, inayetin lanete dönüştüğünü görür: ya isyan edip bunu tek başına sürdürmeli ya da çaresizlik içinde sessiz kalmalıdır. Her sanatçı, çevresindeki herkesin yıllar, belki bir ömür boyu eserine göstereceği topyekun akli kayıtsızlığı hesaba katarak çalışmalıdır; ama hiçbir sanatçı gündelik, kişisel, intikam dolu bir direniş karşısında iyi çalışamaz. Birçok kadın sanatçının sevdikleri, birlikte yaşadıkları insanlardan aldıkları tam da budur.

Theodora Kroeber’in balinaları, Ursula K.Le Guin’in ejderhaları varsa Clarissa P.Estes’in de kurtları vardır. Edebiyat ve bilim dünyasında saygın bir karakter olan evli, üç çocuklu, çok sayıda ödül sahibi ve düzenin saygın kabul ettiği kurumların üyesi olan Clarissa P.Estes’in  kendisinin de dahil olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası kadın kuşağının nadastaki bahçeler gibi korunması, çocuksulaştırılması, mal muamelesi görmesi, sanat için ihtiyaç duyduğu araç ve yerler için yalvarmasının gerekmesi, dans etmesine katlanılmaması, süslenmesine kuşkuyla bakılması, sımsıkı korselere sokulmak zorunda bırakılması, ruhsal yaralanmasına “sinir krizi” adı verilmesi, yüksek topuklarla çalım satarak yürüyüp kiliseye giderken elbise ve şapka giymeye güdülenmesine duyduğu tepki, onu vahşi gölgesine yöneltmiş olmalıdır. Meksikalı-İspanyol kökenli bir ailede doğduğu ve Macar bir aile tarafından evlat edinildiği için vahşi doğanın ruhundan iki kez geçtiğine inanan Clarissa P.Estes’in  Michigan eyaletinin sınırında, ormanlar, meyve bahçeleri ve çiftliklerle çevrili Büyük Göller’e yakın bir bölgede yaşanmış ve “gökgürültüsü, şimşek, hışırdayan buğday tarlaları, korkusuzca su içilen dereler, karanlıktan sonra insanı ziyarete çağıran nehirler, yeni yaşamların ölümü hafiflettiğini gösteren fare yavruları, insanların uzun zamandır yeryüzünde bulunduğunu kanıtlayan yerli boncukları fosiller, zümrüt yeşili kurbağalar, ay ışığıyla birlikte açık alanlara giren kurtlar” gibi tasvirlerle resmettiği çocukluğu, büyüdüğünde “kurt” unsurunu “vahşi kadın” arketipi ile birlikte kullanarak eril dünyanın açmazlarını görünür kıldığı bir söylem kurabilmiş olmasının arka planını açıklamaktadır. Clarissa P. Estes’in kurtlarla kadınları karşılaştırdığı aşağıdaki cümleleri, vahşi, doğal,  araştırıcı, dayanıklı, güçlü, duyarlı, cesur olanın sistem tarafından nasıl yok edilmeye çalışıldığına yönelik ciddi bir eleştiridir:

Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakterleri paylaşırlar:Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür; yavruları ve eşleri ve sürüleriyle yoğun biçimde ilgilenirler. Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta çok deneyimlidirler; tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar; ancak ikisi de sürekli avlanmış, taciz edilmiş ve yanlış şekilde obur, sapkın, son derece saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmıştır. Hem vahşiliği hem de ruhun vahşi yanlarını yok eden, içgüdüsel olanın soyunu kurutan ve arkada hiç iz bile bırakmayanlar için, ikisi de birer hedef haline gelmiştir. Kurtların ve kadınların  kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmesi çarpıcı bir benzerlik taşır.

Vahşi olanın kıyımı, egemen, eril, tanımlı,  konforlu olanın kurduğu güçlü sistem karşısında mutlak bir kader gibi görünse de, bu mutlakiyet sürekli sarsılmakta balinalar, ejderhalar, kurtlar ya da Theodora Kroeber,  Ursula K.Le Guin,  Clarissa P.Estes ve onlara benzeyenlerin içinde taşıdığı vahşi gölgeler tarafından, sistemin muhkem gibi görünen duvarında delikler açılmaktadır. Theodora Kroeber’in açtığı deliklerden Amerika kıtasının yerli halkının yitik dünyası, Ursula K.Le Guin’in açtığı deliklerden fantastik olanın alternatif evreni, Clarissa P.Estes’in açtığı deliklerden vahşi orman görünmektedir. Onların yazdıklarını korunaklı ve sınırlayıcı evden korunaksız, ama özgürleştirici dış dünyaya bir geçit açma çabası olarak görmek mümkündür ya da kadınların evcil olmaya yazgılı kılındığı bir dünyada kıyıma uğratıldıkça daha da derinlere saklanan vahşi gölgeleri büzüldükleri yerden çıkarıp sonsuza kadar özgür kılma çabası…

Kaynaklar

Clarissa P.Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar, Çev.H.Atalay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015.

Ursula K.Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, Çev.D.Erksan, B.Somay, M.G.Sökmen, Metis Yayınları, İstanbul, 1999.

(Bu yazı daha önce Deliler Teknesi 2016/56 künyeli dergide yayımlanmıştır.)

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış