Sait Faik'i Kurtarmak / Alper Beşe

Yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da romanı merkeze alan bir kanondan; 'metin'den çok 'mit'in peşinde koşan bir okur/eleştirmen kalabalığı olduğundan söz edilebilir. Edebiyat tarihi dönemselleştirilirken geriye atılan Nâzım Hikmet, Garip, İkinci Yeni gibi çıkışlarla düşünce yaşamına doğrudan etkileri bulunmuş büyük dönüşümlere sahne olan şiir ile kuruluşu itibarıyla ezber bozucu damarlar yaratmış öykü üzerinden gitmek yerine romanı tek biçim olarak ele alıp modern-postmodern tartışmasını bu alana hapsetmek kısır döngüyü beraberinde getirir. “Üstkurmaca”, “metaanlatı”, “hypertext” gibi Batı edebiyatında bir gelenekten bir diğerine geçişteki kopuşlara işaret eden kavramların gelişigüzel kullanımıyla Türkçe romanda klasikten moderne ne zaman geçilip ondan sonra postmodern evreye varıldığını kavramsallaştırmayan bir yaklaşım, ne yazık ki Türkçe anlatı geleneğinin öyküde daha 1950 öncesinde yakaladığı çıtayı ıskalıyor. Kavram tanımlamak ve bu tanımlar arasında bağlantılar kurarak dizge inşa etmek yerine, kimi postmodern görüşlerin sıkça tekrarladığı “ne olsa uyar” sözü gereğince “havalı” lafları art arda sıralayıp bunların bir çerçeveye oturtulup oturtulamayacağını tartışmayan bir edebiyat ortamının besleyici olamayacağı; burada vasatın krallığını elde edeceği açıktır. Edebiyatın bir bağlam/gelenek sorunu olduğu düşünülmeden ortaya koyulan -ister eleştiri, ister kurmaca, ister şiir- her metin birer ölü doğumdur. Edebiyat adıyla anılacak, mevcut geleneği yıkmak dahil olmak üzere her girişim gelenekle bağ kurmadığı sürece ancak bir moda sezonu kadar yaşayabilir. 

2000'li yılların ikinci yarısında başlayan öykü kitaplarının yayımlanmasındaki büyük artış üzerine çokça konuşuldu. Bu zaman zarfında yeni eğilimlerin doğup doğmadığına, yeni bir öykü kuşağının varlığından söz edilip edilemeyeceğine yakın gelecek karar verecektir. Tozun dumanın içinden söylenebilecek şey ise şiirin Posta gazetesi düzeyine çekildiği bugünlerde öykünün de “hayatımı anlatsam roman olur” anlayışına yataklık ettiği. Her iki 'öykü eleştirisi'nin bir buçuğu yazarın “gündelik hayatın kenarda kalmış ayrıntılarını sıcak bir dille” aktardığını söylüyor. “Hayat”, “kenar”, “ayrıntı” gibi sözcüklerin ortakduyuda oturmuş karşılıkları olduğu kabul edilse bile, görece teknik bir mesele olan “sıcak dil”in tanımına girişilmiyor. Çünkü edebiyatın her şeyden çok bir dil sorunu oluşu büyük kalabalığın ilgisini çekmiyor. 

Kocaman şapkasıyla bir sandalda Ara Güler'e verdiği pozla birçok popüler yayının kapağına taşınan Sait Faik'e günümüzde yapılan zulüm, yaşadığı dönemde pasaportuna “işsiz” yazanlarca veya yazdıklarını görmezden gelen eleştirmenlerce bile yapılmadı. Moda ilan edilen veya sevilesi diye gösterilen her figür için geçerli olan durumdan Sait Faik de payına düşeni alıyor: Fetişleştirerek değerinin anlaşılmasına engel olma. Değerlemenin nesnenin varolan değerini varlık alanındaki yere oturtmak olarak alınmayışı, her sosyal medya hesabı sahibinin değere ilişkin önerme ortaya koymasını meşru kılan iletişim kirliliği çağında Sait Faik'e biçilen, “balıkçıların gündelik yaşamını, sevgiyi, sıcaklığı” vs anlatmak. Oysa herhangi bir temayı işlemek -çok az örneği olacak istisnalar dışında- bir yazarı büyük yapmaz. Sait Faik'in es geçilen önemi, '50 Kuşağı'nda büyük patlamasını yaşayacak anlatım devriminden gelir. Sıradan hayatları ele almak, “herkesin içinde bir yerlere dokunmak” onun yaptığı işin yanında bayağı kalır. 

Sait Faik'in erken sayılabilecek bir tarihte Türkçe edebiyatın alışık olmadığı biçimleri doğallıkla kullanması, romanda çok sonraları başlayacak modern-postmodern tartışmaları için bir çıkış noktası oluşturmalıdır. Cogito'nun o'suyla, yani 'ben' kavramının doğuşuyla başlayan modernliğin, iki yüzyıl içinde bireyi yok edici bir noktaya evrilmesi, tek tek 'ben'lere ancak büyük dizgelerin parçaları olarak yer vermesi karşısında doğan tepkilerin tümünü postmodernizm adı altında ele almak yerine, her dönem ve coğrafya için analizlere girişmek gerekir. Türkiye'de modernin öncesi, kendisi ve -varsa- sonrası için bir şeyler söylenecekse ilk elden yapılması gereken Sait Faik'i “sıcaklığından, samimiyetinden” soyup işe koyulmaktır. 

Anlatıcının 'ben'inden ikinci bir 'ben' (veya öteki) yaratan (“Öyle Bir Hikaye”, “Yalnızlığın Yarattığı İnsan”, “Alemdağ'da Var Bir Yılan”, “Panco'nun Rüyası”; öncesi “Cimnastik Yapan Adam”) Sait Faik'in ben-öteki sorununa yaklaşımı üzerinde durulmadan, dahası modern Türkçe öykünün kuruluşunda bu meselenin nasıl bir konumda olduğuna bakılmadan yazılacak metinler hükümsüzdür. Havada Bulut'ta anlatıcı değişimlerini, metin içinde metin kuruşlarını görmediğimiz Sait Faik'in televizyonda her akşam milyonlarca insanı başına toplayanlardan veya meydanlarda yanlış vurgularla büyük kitleleri coşturan yalancılardan bir farkı yoktur. Asgari özenle herkes karşısındakinin duygudaşlık kuracağı hikayeler anlatabilir. Sait Faik'i özel kılan, duyguları çekip aldığımızda onda kalandır. 

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış


....