Cem İleri Söyleşi / Asuman Susam

Cem İleri Bilge Karasu metinleri üzerine yazdığı ilk kitabı Yazının Yırtılıverdiği Yer ile okurlara başka bir zihnin ve fikrin edebiyata bakışını yansıtmıştı. Dar kalıplar, muhafazakarlıklar, statükocu yaklaşımlarla çevrelenmiş ve uzun zamandır vasata mahkûm edilmiş edebiyat ortamına en kuvvetli eleştiri bambaşka bir dünya ve edebiyat fikrini yansıtan verimlerle yapılır dedirten ikinci çalışmasıysa yılın en dikkat çekici yapıtlarından biri olan Okurun Belleği. İleri, Okurun Belleği ile okur İleri ile yazar olan arasındaki geçişlerle, türler arası geçirgenliğin tüm yaratıcı olanaklarını kullanarak deneme türüne de bambaşka bir estetik, entelektüel boyut da kazandırarak bu yapıtı ortaya çıkarmış. İyi okurların da yazarların da özlediği türden okuma sürecini yaratma serüvenine dönüştüren böyle bir kitap nasıl, hangi fikirlerle doğdu, yazma süreci nasıl bir seyir izledi… okumanın ve yazmanın yaratıcı eşiklerine açılan Okurun Belleği’ni Yazarı Cem İleri ile konuştuk. 


İlk kitabınla Okurun Belleği’ni birlikte düşündüğümüzde yazıyla ve en önemlisi okumayla kurduğun ilişkinin farklılığı hemen göze çarpıyor. Bizdeki okurun pek de aşina olmadığı bir okuma biçimiyle hayat ve yazıyla ilişkilendiğin ortada. Deneme seçimi bir rastlantı değil sanki. Deneme, her ne kadar aydınlanmacı ve modernist aklın biriciklerinden biri olarak doğmuş olsa da süreç içinde melezleşmeye en müsait tür olduğunu da gösterdi bize. Özellikle Okurun Belleği’nde bu melezleşmeden, esneklikten okurunu da oyuna katılmaya kışkırtarak yararlanmışsın. Sebald’la yolculuk bundan başka bir biçim ve söyleyiş kurgusuyla yazılamazdı dedirten bu çabayı neye borçluyuz? Cem İleri’nin yazıyla ve okumayla ilişkisini bu türsel bağ üzerinden bize anlatır mısın?


Tür meselesi özellikle bizde son derece sorunlu. Tarafgirliğimiz, kendimizi bir grubun, etiketin, cemaatin içine yerleştirme takıntılı arzumuz burada da kendisini gösteriyor. “Öykücülüğümüz” diye saçmasapan bir kategori tutturup yıllardır buradan nemalananların ülkesinde başka bir şey beklemek de hayalcilik gerçi. Bu, klasik müzikten bahsetmek yerine operacılığımız, senfoniciliğimiz, sonatçılığımız demek kadar saçma. Öyle metinleri art arda dizeriz ki kimse ilk bakışta, ilk okuyuşta ne olduklarını anlayamaz. Kimin, neyi, ne niyetle, ne zaman, nerede yazdığı belirleyicidir. Biz bağlamdan tamamen kopmuş bir ortamdayız. İstiyoruz ki önümüze öyküler gelsin, biz de bu iyi, bunu beğenmedim türünden yorumlarımızı yapalım, iş de burada bitsin. Tek derdimiz bu. Yazının da Yırtılıverdiği Yer’in başına koyup sonradan çıkardığım bir söz vardı, Philippe Jaccottet’nin: “Böyle sayfalar karşısında, edebiyat eleştirisinde niteliksiz yapıtların şiddetle yerilmesine olanak tanıyacak bir mihenk taşının bulunmayışına her zamankinden de çok üzülüyor insan. (…) Ama hayır: En berbat kitaplar, miyop ya da şaşı bir göz için, adını hak etmiş bu nadir kitaplarla sonsuza dek aynı görüşe ve –haksız yere elde edilmiş– aynı meşruluğa sahip olacak.” Miyopluk, bakışımızı tümüyle ele geçirmiş durumda. Yakınlarda bir sergide gerçekleşen “gözlük” olayı gibi. Sanat mıdır, değil midir, işte çağdaş sanat böyle bir şey gibi bir sürü zırva dinledik. Michel Butor, 50 yılı aşkın bir süre önce, Dereceler’i yazdıktan sonra, romanın (en azından kendisi için) bittiğini söylemişti. Yazmaya, çılgınca üretmeye devam etti. Nelerdi bunlar? Roman değillerdi, öykü de değillerdi. Tuhaf, melez, ilk bakışta ne oldukları anlaşılamayan metinler, kavramsal edebiyat örnekleri, üst-metinler, üst-denemeler, çağdaş sanat “iş”leri vs. Yani melezleşen yalnızca deneme türü değil, bütün türlerde, alt-türlerde söz konusu bu. Sebald, Magris, Nooteboom, Vila-Matas, henüz Türkçeye çevrilmeyen Roubaud, Guyotat, Maurice Roche gibi yazarların metinleri bu kategoriye girer. Tür meselesini konuşmaya buradan başlamak gerek bence. Okurun Belleği de bu anlamda klasik bir deneme kitabı değil. O yüzden “Everest Deneme” dizisini ortaya çıkarırken bunların bildiğimiz metinlerden farklı olduklarının altını çizdik, arka kapaklarda da belirttik. Okurun Belleği denemenin sınırlarını aşmaya çalışan bir metin, bu da nesnesiyle kurduğu ilişkiden kaynaklanıyor. Melezleşme, esneklik, türlerarasılık bir zorunluktan kaynaklanıyor dolayısıyla. Yazının da Yırtılıverdiği Yer’de bu konuyu şu şekilde ele almıştım: “Eleştirinin, üzerine yazdığı yapıtın biçemiyle ilgili sorunsalı biçem olarak benimsemekle benimsememek arasındaki kararsızlığı, yalnızca bu ara yerde kalmış olsa bile, son derece verimli olabilir. Orhan Koçak, Beckett’in Proust’una yazdığı önsözde, “Beckett düzyazısı”ndan söz ederken, “burada, yorumcunun ya da eleştirmenin, yorumladığı şeye öykünmesi, benzemesi ya da özümlenmesi gibi bir davranışa da işaret edilebilir,” diyor. Fikrin ya da motifin gereğini yerine getirmek, metinsel düşüncenin üst-metinsel karşılığını bulmak, okunan şeye öykünmeye, giderek ona benzemeye de dönüşebilir, ama bütün bu birbirlerine sıkı sıkıya bağlı okumaların, ötekilere benzemeyen, onları kapatan, kendi sözünü dayatan tek bir okumasını gerçekleştirme isteği, yapıtın ürettiği tüm okumaları yok etmekten, dolayısıyla bu biricik okuma olma isteğinin, kendisini geçersiz kılmasından başka bir anlama gelmeyecektir.” Okurun Belleği, tam da bunu yapıyor, üzerine yazdığı Sebald’ın yapıtının kendi biçemiyle ilgili sorunsalı biçem olarak benimsemekle benimsememek arasında kararsız kalıyor, bu kararsızlık akademik bir yazı, inceleme, eleştiri gibi başlayan metnin bir süre sonra birtakım kararlar almasına, okuduğu metne öykünmesine, hatta giderek okuduğu metnin işleyişini kendine mal etmeye başlamasına yol açıyor. Okurun Belleği’nin bir tür kurmaca olduğunu düşünüyorum bu yüzden. Sebald’ın Benjamin okumasını kurgulamakla kalmıyor, bir yandan da yerleri, isimleri, ilişkilendirmeleri manipüle ediyor, kendi kurgusu doğrultusunda yeniden şekillendiriyor. Kendisine, bütün bu ilişkiler ağının, farklı kavramların, izleklerin, sanat disiplinlerinin bir arada ele alınmasının, varolmasının mümkün olup olamayacağı sorusunu soran, bu ağın içine hapsolmuş, buradan bir anlam çıkıp çıkmayacağı sorusuna kilitlenmiş bir belleğin anlatısı. 

Kesinlikle haklısın ‘aynı zamanda ve hem de’ bir kurmaca Okurun Belleği. “Okuduğu metne öykünen”, “hatta giderek okuduğu metnin işleyişini kendine mal etmeye başlayan” risk alan bir cüret seninki. Kitapta yöntem olarak hem bir izsürücü hem bir haritacı gibi eylemiş olman bunu en önemli kanıtı. Belleğini de bir asetat gibi kullanmışsın. Tıpkı Sebald’ın Benjamin okumalarında yaptığı gibi. Bu çok zor ve çok sesli işin altından nasıl kalktın? Birbirinin  üzerine binen hatırlamaların, iz sürmelerin, topografya çalışmalarının sevimsiz bir kakofoniye dönüşme riski de büyükken kitap baştan sona  hem belleğin çok-sesini vermeyi başarmış hem de bunu açık, serin, dingin bir söyleyişle gerçekleştirmiş. Nasıl bir yöntemle açıldın nesnene; hem yan yana hem karşı karşıya bir okumanın seslerinin birbirini yutmamasını nasıl sağladın?


Sebald, zamanın ve mekânın ötesinde, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu kavramayı öğrendiğinden söz ettiği bir pasajda şöyle diyor: “Prusyalı yazar Kleist’ın hayatı, Thun’daki bira fabrikasında görevli olduğunu iddia eden İsviçreli bir yazarınkiyle, Wannsee üzerinde yankılanan silah sesi Herisau Sanatoryumu’nun penceresinden bakan gözlerle, Walser’in gezintileri benim gezmelerimle, doğum tarihleri ölüm tarihleriyle, baht bahtsızlıkla, tabiatın hikâyesi sanayimizinkiyle, memleketimizinki sürgünle bağlantılıydı.” Dediğin gibi, bir yandan Sebald’ın belleğinde izsürücü gibi ilerlemek, Benjamin’le ve diğer yazarlarla kurduğu ilişkinin ana hatlarını gösterebilmek, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu bu muazzam ağı haritalandırmak zorunluğu söz konusuydu, bir yandan da bu işi akademik, sıkıcı bir döküm halinden kurtarmam, kendi sesimi de metne dahil edebilmem gerekiyordu. Bunun üstesinden gelebilmek için alışılmadık bir yöntem uygulamaya çalıştığımı söyleyebilirim. Başlangıçta son derece akademik bir şekilde ilerleyen metin, yavaş yavaş, Sebald’ın bağlantılandırma ağının dışına çıkıyor, adeta ona alternatif başka bir ağ, Sebald okurunun belleğini açığa çıkaran başka bir ilişkilendirmeler silsilesinin peşine düşüyor. Birtakım sözcüklerin izini sürerseniz, kendi içlerinde bir tür takımyıldız oluşturduğunu görürsünüz ama bunun Sebald’la bağlantısı her zaman kesin değildir. Bir örnek vereyim: “formaldehit”le ilgili olarak, ilk başta okurun dikkatini çekmeyecek bir ağ var sözgelimi. Rembrandt’ın “Dr. Tulp” resmiyle ilgili bölümde, bugün otopsilerde kullanılan, cesedi 40-50 yıl boyunca koruyabilen bir madde olarak söz edilir. Daha sonra, Vermeer taklitçisi Van Meegeren’in kullandığı sahtecilik yöntemlerinden biri olarak geçer. Başka bir pasajda, Auschwitz-Birkenau’nun, içinde belleğin cesedinin muhafaza edildiği formaldehit dolu bir şişeden ibaret olduğu söylenir. Austerlitz’te, Andromeda Lodge’un içindeki nadire kabinesinde engerek yılanlarının korunma yöntemi olarak çıkar karşımıza. Yine, Klemperer’in, LTI’de, nasyonal sosyalizmin her yere sinen dilinin, ölüm kamplarında şırıngayla verilen fenol kadar etkili olduğunu söylemesine gönderir. Son olarak, “Sebald” adlı bir anlatıcı, Berlin’deki gezintisi sırasında, Yaşayan Birinin Zihninde Ölümün Fiziksel İmkânsızlığı adlı bir yapıttan bahseder, bu Damien Hirst’ün formaldehit içine yerleştirdiği köpekbalığı işidir. Bunun gibi birçok örnek sıralanabilir. Farklı bellekler arasında geçişliliği sağlamak üzere kurgulanmış, dediğin gibi asetat işlevi gören sözcükler, temalar ya da imgelerdir bunlar. Görsel malzemenin kullanımında da aynı strateji söz konusu, örneğin, Sebald’ın ince ince ördüğü ipekböceği tarihine ilişkin bölümde, kendisiyle aynı kaderi paylaşan bir başka ressamın, belki de Max Aurach figürünün arkasındaki gerçek isim olan Anselm Kiefer’in yapıtları için kurduğu o inanılmaz mekân yalnızca görüntü olarak yer alır. Kiefer 1993 yılında Almanya’dan Fransa’ya göç ettiğinde, kendisine atölye olarak Barjac’taki eski, terk edilmiş bir ipekböceği üretim çiftliğini seçmiş, burayı kozasını ören bir ipekböceği gibi işlemiştir. Bunlar, okurun, benim belleğimle Sebald’ın ve Benjamin’in belleklerini üst üste bindiklerinde dahi ayrıştırabilmesini sağlayacak anahtarlar. Benjamin’in aura, diyalektik imge, takımyıldız kavramsallaştırmalarıyla Sebald’ın kristalleşme”sini bir araya getirir ve yeniden üretirler. Sebald’da kristalleşme, halkalar halinde genişleyerek, yapıtın, okumanın, yazının ortaya çıkış sürecini örneklendiren temel imgeye dönüşür. Sebald’ın önerdiği, hatta okura dayattığı okuma biçimidir bu. Okuru, karşısına çıkan her şeyde, bu açıklanması olanaksız süreci, yıldız kümelerini, benzerlikleri, rastlantıları, doğanın mucizelerini açıklayacak, ustaca sarılmış bir yumağı çözmüş olduğuna inandıracak yepyeni kanıtlar bulmaya sevk eden, giderek zorlayan zihinsel süreçtir. Benim yaptığım bütün bu şebekenin içine kendi dilimi, belleğimi dahil etmek, bir tür kendine mal etme, sızma hareketi gerçekleştirmeye çalışmaktı.


Bu çoklu okuma gerçekten çok heyecan verici. Benjamin okuru Sebald okuru İleri’nin okuru olan bizler de bu çoklu okuma zincirine kendi bellek serüvenimizin olanakları ölçüsünde katılıyoruz. Senin değişince sızıyoruz. Bu iki önemli bellek takipçisinin takipçisi olmak bellekle onlarınkine yakın bir ilişki kurmayı gerektiriyor biraz da. Bellek ve edebiyat, okur ilişkisinin nasıl kurulduğu, hangi dinamikleri yazma sürecinde harekete geçirdiği de biz okurlar için merak konusu doğrusu. Bu aslında “Neden Benjamin okuru Sebald bu metnin nesnesi?” sorusuna da bizi ister istemez götürüyor. Ne dersin?


Okumanın kişisel bir serüvene dönüşmesini sağlayan da bu zaten. Her okur bu labirentten ancak kendi ağını kurarak çıkabilir. Benim kurduğumdan tamamen farklı ilişkilendirmeler, bağlantılar kuran onlarca Sebald okuru var doğal olarak. Yapıt zaten bunu sağlayabildiği için büyük, önemli. Okur yazarın sözünü yinelemekle kalıyor, yetiniyorsa, bir yerlerde sorun var demektir. Sebald’ın bu metnin önce merkezine yerleşmesinin, sonra da bu merkezi bizzat okurun kendisine bırakıp geri çekilmesinin nedeni de bu. Sebald'ın bellekle kurduğu ilişkinin, okur tarafından yeniden üretilmesi, anlatının yorumlanma sürecinin iyiden iyiye çetrefilleşmesini sağlıyor. Anlam katmanlarını ayrıştırırken, ayrıntıları ve onların yönlendirdiği çağrışım dizilerini harekete geçirirken, okur, bir aşamada, ele geçirdiğini düşündüğü birtakım bağlantıların yazarın kendisi tarafından düşünülüp düşünülmediğini, bu ilişkilerin bilinçli olarak metne dahil edilip edilmediğini sorgulamaya başlıyor. Edebiyat metnine yöneltilmesine alışık olmadığımız türden sorular bunlar: Sebald acaba, şu anda, okurken kurduğum bağlantının farkında mıydı, bu bölümü yazarken şu kitabı, olayı, yapıtı anımsamış mıydı? Bu tuhaf merak kendi kendisini haklı çıkarabilir elbette, ama yorumun meşru kılınabileceği herhangi bir dayanaktan yoksun, yalnızca onu icat edenin, akıl edenin kişisel fantazmagorisinden beslenen böylesi soruların sürekli karşımıza çıkması, Sebald’ın, bu yorumlama potansiyelini, bellek araştırmasının bir metaforu olarak metnine yerleştirdiğini de düşünmemize yol açıyor. Bellek, edebiyat, okur ilişkisi tam da bu noktada, bu sorun karşısında başka bir yöne sapıyor. Sebald, benim metinle ilişkilendirdiğim isimlerin hiçbirini doğrudan düşünmemiş olabilir. Nabokov, Kafka, Walser gibi çok daha belirgin bir dizinin yerine ben Proust, Perec, Schulz dizisini yerleştirdim. Rembrandt yerine Vermeer, Jan Peter Tripp yerine Gerhard Richter, Kluge yerine Lanzmann devreye giriyor ama okumanın işleyişinde herhangi bir değişiklik olmuyor.


Sebald’ın metinlerinde türlü görsel malzemenin -metni bir bellek mekânı sayarsak- bellek denizine saçıldığını görüyoruz. Yazarın analitik, lineer bir anlatı yolu izlememesinin en temel nedeni sanki belleğin hatırlama stratejilerindeki dağınıklık ve muğlaklık kaynaklı. Peki, Cem İleri bunca saçılmış malzemeyi kendi bellek mekanına nasıl taşıdı? Bellek ve yazı, okurluk ve yazarlık ilişkisine dair neler seni böyle bir yapıt inşa etmeye yöneltti? 



Belleğin, yazının, anlatının mekânsallaştırılması, Karasu okuması ile başlayan bir ilgi alanı benim için. Burada da hem Benjamin hem Sebald üzerinden devam ettim. Bellek Mekânı’nın temelinde tabii Simonides’in meşhur hikayesi ve “Bellek Sarayı” metaforu yer alıyor. Yıkımla, trajediyle, ölümle birlikte gelen anımsama yeteneği. Bellek için, anımsama için bir mekâna gereksinim duyulması, ancak mekânsal veriler aracılığıyla anımsamanın kurulabileceği, kurgulanabileceği. Sebald’ın yapıtının temelinde de bu anlamda bellek/mekân  ilişkisi yer alıyor. Anımsama stratejilerini çok farklı mekânlarla bir araya getiriyor, mezarlıklar, savaş meydanları, anıtlar, müzeler, kamplar, tren istasyonları vs. Sebald’ın Austerlitz’e ilişkin en çarpıcı açıklamalarından biri, bu kitapla alternatif bir Soykırım Müzesi gerçekleştirmek istediğinin altını çizmesi. Orhan Koçak bir söyleşide bu söze değiniyor ve yaklaşık olarak, Libeskind’inkine gerek yok, aslında Sebald zaten bu müzeyi kurmuş diyordu. Ardından sorular geldi: neden bir müze ve neye alternatif? Diğer soykırım müzelerine mi? Sayıları her gün artan anı-müzelerde anımsamanın olanaksız olduğunu düşündüğü için mi? Bir anlatının bir müzeye dönüşmesi, bir müzeyi kendisine mal etmesi nasıl mümkün olabilir? Austerlitz, müze olarak nasıl bir işleve sahiptir? Bu sorulara yanıt ararken, bu dağınık ve muğlak malzemenin tam olarak nerede toparlanabileceğini, metne eşlik edecek, metni temsil edecek bellek sarayının neresi olabileceğini sorgulamaya başladım. Sonuçta, kitabın son bölümü tamamen bu bellek mekânının alternatifleri arasında gidip gelen bir karşılaştırmaya dönüştü. Aslında roman olmayan bir romanı anlayabilmek için iki yapıyı, Libeskind’in Yahudi Müzesi ile Peter Zumthor’un Kolumba’sını karşılaştırdığım bir bölüm! Yahudi Müzesi, belleğin, geçmişin yeniden inşasına yönelik bir proje. Tam anlamıyla tek bir konu, soru, sorun etrafında şekilleniyor. Yahudi soykırımı. Ama sonunda, amacının tam tersine ulaşıyor. “Zaten, en iyi tasarılarımız, ne zaman ki onları hayata geçirmeye başlasak, her zaman tam karşıtına dönüşürler,” diyordu Austerlitz.  Müze de bir anımsatma aracı olmak yerine bir anıta dönüşüyor. Bir heykel, bir simge, yaşamayan dolayısıyla da anımsamayan bir yer. Oysa Kolumba’nın programı neredeyse bunun tam tersi bir anlam alanını kuşatıyor. Yerle bir edilmiş Alman mirasının olduğu gibi gösterilmesini amaçlıyor. Yahudi Müzesi’nin ilk elde sahip olduğu olanaklara Kolumba orada hazır bulunan malzemenin farklı bir biçimde düzenlenişiyle, kendi imkânlarıyla ulaşıyor. Restorasyon düşüncesini mekânın kendisinin restorasyonuyla birleştiriyor. Düşünceyi, kuramsal olanı salt olgusal, pratik bir sürece dönüştürüyor. Kolumba’nın belleği, böylece, Yahudi Müzesi’nin yapamadığını yapıyor. Sebald’ın yapıtının mimari karşılığını oluşturuyor. Bellek ödevinin, anımsama buyruğunun, anı paylaşımının, üst üste binen tarihsel gerçeklerin paradokslarının temsilini gerçekleştiriyor. Aynı anda hem bir yerin hem bir anma yerinin tarihi olan Auschwitz’in belleğini, başka bir mekânda görünür kılıyor. Bir fantezi olarak, Sebald’ın ya da Austerlitz’in, Kolumba’yı ziyaret ettiklerini ve Yehuda Aimchai’ın “Sonsuz Şiir”ini anımsadıklarını hayal ettim kimi zaman: “Modern bir müzede/eski bir sinagog./Sinagogun içinde/ben./Benim içimde/kalbim./Kalbimin içinde/bir müze./Müzenin içinde/bir sinagog,/içinde/ben/benim içimde/kalbim/kalbimin içinde/bir müze.”


 Bu parçacıklı yapıyı, tıpkı ‘Sonsuz Şiir’deki gibi okur da hissediyor. Yazarın adacıklarına kuşbakışı bütünlenme arzusuyla bakarken aynı zamanda o adacıklar arasında yatay bir akışa da kaptırıyor kendini. Bu ‘üst üste binen tarihsel gerçeklerin paradokslarının temsili’ meselesinde Benjamin ve Sebald’ın bellek ve tarih kavramlarıyla ilişkilenme biçimi bir anlamda kefaret düşüncesiyle ilgili. 19. yy sonundan 20. yy’a Avrupa tarihine dair kişisel olanla toplumsal olan arasındaki geçişler ve geçirgenlikler, gel-gitlerle Sebald bu okumayı metinlerinde yapıyor. Bu okuma süreci ve yaklaşma denemesi sana bizim yakın ve uzak tarihimize dair yaratıcı bellek okumaları bağlamında ilham verip zihin açıcılığı yaptı mı? Böyle bir okuma denemesini yapmak, izini sürüp haritasını çıkarmak isteyeceğin bizden biri var mı?


Az önce sözünü ettiğimiz müze ve bellek meselesinin başka bir uzantısı daha söz konusu Sebald’da. Tüm kitaplarında Napoléon’a ve başta Austerlitz olmak üzere Napolyonik savaş meydanlarına sürekli bir atıf söz konusu. Bunun tabii sayısız farklı okuması yapılabilir ama bir yandan da bu, Austerlitz aracılığıyla birbirine bağlanan kanonik yapıtların oluşturduğu geniş bir coğrafya anlamına geliyor. Austerlitz, Waterloo, Borodino, Eylau. Victor Hugo, Goethe, Balzac, Stendhal, Tolstoy, Dostoyevski, Proust’a kadar uzanan bir silsile. Tarihle edebiyatı birleştiren son derece ayrıksı bir okuma biçimi. Dolayısıyla, Benjamin’i de kendine mal etmiş bir Sebald’ı okuyup da bu bakış açısından, görme biçiminden etkilenmemek neredeyse olanaksız. Tek bir ayrıntı, bir yazara hatta tüm bir döneme, akıma bakışınızı tümüyle değiştirebilir. Benjamin ve Sebald’dan alabileceğimiz en iyi derslerden biri bu bence. Uğur Tanyeli’nin Tereddüd ve Tekerrür kitabında, Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Havuzlu Oda” adlı metni üzerine yazdığı kısacık not, sayfalarca Hisar incelemesinden çok daha heyecan verici bir bakış açısı oluşturabiliyor. Ya da Bülent Erkmen’in Sevim Burak’ın yapıtına eğiliş biçimi… Buna benzer bir çalışmayı zaten Karasu için yaptım. Bu iki çalışma birbirinin devamı gibi okunabilir. Mekânsallık, metnin haritalandırılması, okur’un, yazarın dilini kendine mal etmesi, bir tür performans olarak okuma deneyimi gibi ortaklıklar var aralarında. 


Yazının da Yırtılıverdiği Yer ile Okurun Belleği arasında Cem İleri’nin kalem gücü açısından da ciddi bir değişme var. İlk yapıt ne yapmak istediğini biliyor olmasına rağmen sanki mütereddit bir kalemin biraz mahcup kalem oynatışlarıyla kurulmuşken Okurun Belleği’nde lezzetli, akıcı, kıvrak, kendinden emin bir kalem var. Geçen süre zarfında okur İleri’nin yazar olana yaratma cesareti bağlamında katkısı ne oldu? Ve biricikliğin, otantikliğin peşinde koşmanın imkânsızlığının kabul edildiği bir çağda yazar olmak, yazmak senin için ne ifade ediyor?


Teşekkür ederim, çok doğru analiz etmişsin iki kitap arasındaki farkı. Bana da öyle geliyor. Karasu tabii hem ilk kitap olmanın getirdiği acemilikten fazlasıyla nasibini almıştır hem de Karasu üzerine yazmanın zorluğundan kaynaklanan bir tedirginlik, tereddüt yer yer hissediliyor. Ustalarımın ustası hakkında yazmak cesaret isteyen bir iş aslında. Yazının da Yırtılıverdiği Yer, Karasu hakkında kitap boyutunda ilk (ve maalesef hâlâ tek) çalışma. Kendi adıma bununla övünebilirim belki ama edebiyat dünyamız açısından neresinden baksan utanç verici. Bu aslında benim ilk kitaptaki ürkekliğimin nedenlerinden biri aynı zamanda. Tam olarak kime yazılacak bu kitap? Buna kendi başınıza karar verebileceğiniz bir ortamımız yok. Karasu’yu hiç bilmeyenlerden uzman konumundakilere uzanan bir yelpazeye aynı anda yazmak mümkün değil. Vereceğiniz karar da yazınızı doğrudan etkiliyor. Akademik dilden kurtulmak için, yapıtı bilenlere yönelmeye en başından karar vermiştim ama ne olursa olsun, bazı yerlerde bir açıklama ihtiyacı, hafif bir özet vs gerekiyor. Bu da metne zarar veriyor. Benden önce bir başkası, bu ilk katmanları, ilk, temel okuma olasılıklarını açığa çıkarmış olsaydı, ben çok daha özgür hareket edebilirdim. Okurun Belleği’nde bu endişeye kapılmadan, okumak istediğim kitabı okumaya, tamamen istediğim şeyi yazmaya çalıştım.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış


....