Pelin Buzluk Söyleşi / Tekgül Arı

Pelin Buzluk, genç ve ödüllü yazarlarımızdan. Deli Bal ve Kanatları Ölü Açıklığında adlı iki öykü kitabından sonra üçüncü kitabı En Eski Yüz’le buluştuk. En Eski Yüz, öyküleri ve dili oldukça cesur geldi. Ayrıca öykülerin  belli algıları ters yüz etmesi sorularımı arttırdı. Bu yüzden Pelin Buzluk’la Kızılay’da buluştuk.  

Öykü denince,  yeni yazmaya başlayanların, hatta birkaç kitabı olanların bile kafasında öykü-hikâye arasında bir karışıklık olduğunu görüyorum. Böylesi bir durumda okurun kafa karışıklığına laf etmek,  yanlış olur. Senin yazdığın metinler öykü. Sana göre iki tür arasındaki karışıklığa neden olan şey ne olabilir? Bu karışıklık o kadar da önemli mi? 

Öykü okuru da, yazarı da böyle bir ayrıma gereksinim duymayabilir aslında. Ancak benim, yazdıklarım üzerine kafa yorarken böyle bir ayrımın işe yaradığını düşündüğüm bir dönemim olmuştu. Sözlük anlamları aynı olsa da sözcüklerin dildeki tarihleri, yaşam alanları ve çağrışımları farklı olabilir. Öykü ve hikâye de böyle iki sözcük. Hikâye -aynı kökten geldiği- tahkiyeye dayalı metinleri çağrıştırıyor. Serim, düğüm ve çözüm örgüsünde ilerleyen, okurun beklentisini boşa çıkarmayan, bittiğinde küçük çaplı bir katharsis sağlayan metinlere “hikâye” diyebiliriz. Sözlü anlatı geleneği ürünlerinin yazıya dökülmesiyle ilk örnekleri oluşmuş hikâye, sözlü örneklerinden farklı olarak yazıldığı şekilde aktarılacaktır. Sözlü anlatı her dinlendiğinde ve her anlatıldığında değişip dönüşürken, yazının kalıcılığı yazılı hikâyeyi kısırlaştırır. Bu kısırlık, okurun imgelemini sınırlar. Modern hikâye konu seçimi, anlatım ve dil itibariyle değişikliğe uğrasa bile metnin sınırlarının yazar tarafından tutulması düşüncesiyle var olur. Öykü ise bu alışılagelmiş kalıpları yıkmayı hedefleyerek başka bir tür olma eğilimi gösteriyor. Öncelikle olay örgüsünü, kurgu düşüncesini, dili, biçemi, anlatımı başka türlü kuruyor. Okuru rahatlatmıyor, uyumasına izin vermiyor, katılımını şart koşuyor. Benim, hikâyeden ayrılan yeni bir tür olarak öyküyü görüşüm böyle. Ancak bu yönde düşüncelerim şimdilerde şöyle biçimlendi: Hikâye öykünün bir bileşeni ve bu bileşene verilen ağırlık yazarın yazma uğraşı ile derdini de açığa vuruyor. 

En Eski Yüz öykülerinde bir kesiti - kadınları -ve o kesitte devam eden sorunları ele almışsın. Ancak yüzyıllardır erk sistem tarafından kadına giydirilen kadercilik derisini artık üzerinden çıkararak, eyleme geçmesini düşlemişsin. Ağırlama öykünde, “Bu kez av değiliz,” derken, Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabına kaydı zihnim. Dördüncü isimli öykündeki kadın karakterin, biz kadınlara av olarak nasıl bakıldığını açıkça gösteriyor. Kadın;  artık avcı mı olmalı, yoksa kadını av görenlere karşı susmadan tepki mi göstermeli? 

Aslında öykülerin açık bir mesajı yok. Neyi, nasıl yapmamız gerektiğini söylemek yazar olarak benim haddim değil. Sadece insanın –bu örneklerde kadının- olabilirliklerini düşlemek istedim/istiyorum. Ve bir mücadele alanı olarak çağrışım ve düşleri çoğaltmayı hedefliyorum. 

Öykülerin belli kesitlere karşı oluşan duygulanımlar üzerine kurgulandığı açık.  LGBT’lerle ilgili Tozlu Cennet ve Ortanca Oysa öykülerine bakınca,  yazarın bulunduğu toplumdan ya da çağdan bağımsız olmadığını gösteriyor. En Eski Yüz, toplumun içinde boğuştuğu sorunlarla beslenmiş. Geçmişi bir kenara bırakırsak şimdi’nin içinde trans kadınların hunharca öldürülmesi, lezbiyenlerin kendilerini gizlemesi gibi sistemin cinsiyetler üzerine kurduğu baskıya karşı, kullandığın dil farklı. Yazarın kullandığı dilin, toplumun kullandığı dil üzerine sağaltıcı bir etkisi olabileceğini düşünür müsün?

LGBTİ bireyler hakkında yazmak, konuşmak, düşünmek, onların varlığının kabullenilmesinde elbette etkili olacaktır. Biz henüz toplum olarak bu primitif aşamadayız maalesef. Öykünün çok okunan bir tür olmadığını biliyoruz. Ancak yine de sese ses vermenin değerini azımsamamak gerek. 

Danimarkalı Kız’ı izlemiş miydin? 

İzlemedim. 

Tozlu Cennet öykünü okurken o filmi anımsadım.  Bir kadının transseksüel kocasını anlaması ve onu sahiplenmesi… Yıldırım acaba lezbiyen karısının kız kardeşiyle olan ilişkisini kabul eder mi? Senin öykü kurgularına paralel baktığımda Yıldırım, kabul edecek diye düşledim. Uzak bir düş mü şimdi’nin  içindeki karanlık yapıya bakınca?     

Aslında bir öykünün “acaba”ları çoğaltması çok güzel. O öyküyü yazarken benim odağımda, mektup yazan öykü kişisinin değiştirme cesareti vardı. Yıldırım hakkında da böyle bir olasılık vardır belki. Malum, her okuyanda öykü yeniden kuruluyor başka olasılıklarla… 

Gemisiz öykünde, kadınlardan çok erkeklerin kendilerine çeki düzen vermesini kurgulamışsın. Bir töre cinayetinde aslında sadece kadının mağdur olmadığını, erkeğin mağduriyetini içsel bir çatışmayla öyle bir vermişsin ki sonunda, ussal düşünceyle ataerkil baskıya karşı geliyor, öykü başkarakterin. Senin düşsel dünyanda gördüğüm, asıl değişmesi gerekenin erkek olduğu.

Kadına şiddete karşı düzenlenmiş bir eylemdeki döviz geliyor aklıma: “Tecavüzü önlemenin yolları: 1. Tecavüz etme!” Bu kadar basit aslında. Kadının savunmasıyla değil, erkeğin geri durmasıyla çözülmesi daha kolay görünüyorsa bile kadının ve erkeğin bir arada hareket etmesi, dayatılan rollerden arınması gerekiyor. Öğrenilmiş cinsiyetlerin sonucunda zulme uğrayanlar kadınlar ve çocuklar olsa da birer canavara dönüşen/dönüştürülen erkekler de şiddetin mağduru olarak patolojik bir algı düzeyinde, çıkışsız bir hayat sürüyorlar.

Açıkçası öykülerinin çoğunda, kabul görmüş algıları tersyüz ediyorsun. Üstelik bunu yaparken kurduğun matematiğin ister istemez mesleğinden ileri geldiğini düşünmeden edemiyorum. Yazarın çalışmak zorunda olduğu bir ülkede, seçtiği mesleğin öykülerine kattığı şeyler olabileceğine inanıyor musun?

Mühendis olmakla ilgili olup olmadığını tam kestirememekle birlikte analitik düşünme becerisinin metin kurarken faydasını gördüğümü söyleyebilirim. Seçtiğimiz meslekler yazı uğraşından bağımsız, hele teknik işlerse en büyük etkisi edebiyat okumayı ve yazmayı özletmesi oluyor sanırım. Gözlem alanlarının farklılaşması da bir katkı sayılabilir tabii. 

Başka Esnada ve Su İşi öykülerinde sanki zaman kavramını aradan kaldırmaya çalışıyorsun. Zaman geçişlerinde devam eden olaylar, şimdinin içinde mi ilerliyor, yoksa geçmişin içinden gelip şimdiki zamanla mı buluşuyor? Okur bir an zamansız bir dünyanın içine girmiş hissine kapılabiliyor. Bunun için özel bir çaba mı harcıyorsun yoksa öykülerin kendiliğinden mi zamansızlığa kayıyor?   

“Başka Esnada” adlı öyküde zaman belirsizliğini bile isteye sağladım. İkinci kısımda filmi biraz geriye sararak az önce kurduğum sahneyi bu kez başka biçimde yazıp bağladım. Aynı yerde başka bir zaman hissini vermenin bir yolu olarak düşünmüştüm bunu.

“Su İşi”nde ise belki eşit zaman birimlerinin içinde bulunduğumuz ruh haline göre daralıp genişlemesi söz konusu. 

Su İşi öykün, ister istemez okurun zihnini darbe dönemlerinin faili meçhul cinayetlerinin yanında kemiklerine bile ulaşılmayan mağdurlara kadar götürüyor okuru. Cumartesi Anneleri’nin haklı direnişlerini neden sürdürdüklerine de. Öyküde geçen bir diyalog sistemin kötücüllüğünü derinden duyuruyor. Hiç doğmamış bir koca ve hamileliği gayri meşrulaşan bir kadınla dalga geçen bir sistem. “Doğurursun bacım, devlet bakar.”  Yakıcı gerçekten, haksızlıklar karşısında için çok mu yanıyor? Yazmak yangını azaltıyor mu?   

Duyargalarımızı hissizleştirecek kadar acı da olsa, evet, hala yanıyorum, hissetmeyi sürdürüyorum. Yazmak kimileyin yangını körüklüyor. Ama imgelemi bir mücadele alanı olarak gördüğüm, gerçeküstünün, düşün olanaklarını önemsediğim için yazmayı ve yazdıklarımı yaymayı sürdürüyorum sanırım. 

Öykü mekânlarını incelerken, Tuzluçayır ve Dikmen’de geçen öykülerin var.  Ankaralı biri olarak öykülerin gözüyle bu mekânların içine daldığımda, gizemli anlatımınla mekânlar bambaşka olmuş. Şöyle bir şey de düşündüm; ”Acaba Pelin, bu kitaptan sonra gotik tarzda öyküler yazar mı?”   

Gotik her zaman beni cezbetmiştir. Küçükken bu türden auralar kurup heyecan ve korkudan uyuyamadığım geceler olurdu. Üç kitapta da gotiğin sınırlarını zorlayan ya da ondan nasibini alan öyküler var aslında. Gotik sahneler kurmak, ilkin gerçekçi kurulan örgünün gotik bir atmosferle düşsele yaklaşması bana çok çekici geliyor. Bu geçişin silikliği, bilinmezliği ve/veya belirsizliği de iyi bir öykünün göstergesi sayılabilir benim için. 

Çok rüya görür müsün? Başka Esnada gerçek ve rüya arası bir öykü… Ya da ölüm sonrası görülen bir rüya…

Şimdilerde, az uyuduğum için belki, fazla rüya görmüyorum. Ama rüyalar benim için hep çok önemli oldu. Doğrudan rüyadan yazdığım öykülerim bile var. “Başka Esnada” ölüm sonrası mı, başka bir yaşam mı, yoksa sadece başka bir esna mı bilemiyorum… J 

Okura öykülerin arasında veya sonunda boşluklar bırakarak düş kurmalarını sağlıyorsun. Eminim düş kurmaya istekli olmayan okurlar, öykünün sonunda bıraktığın boşlukları sıkça soruyordur.  

Düş kurmaya istekli olmayan demeyelim de düş kurma deneyimi olmayan diyelim. Bu kadar kural ve yasaklarla çevrelenmişken, her hareketin yalnız bir sonucu, aile, okul ve iş yerlerinde her gidişin yalnız bir yolu olabileceğine inandırılmışken düş kurma cesaretini göstermek, öğrenmek ve alışmak kolay değil. Tabii eğer doğuştan bir düşbaz değilseniz. Bana öykülerin sonunda ne olduğunu soran ya da bir son beğenip bana doğrulatmak isteyen çok insan oldu. Cevaben ya bilmediğimi söylüyorum ya da her seçeneğin de doğru olduğunu. 

En Eski Yüz’ün belli kesitlerin sorunları üzerine kurgulandığı gerçek. Peki, toplumsal gerçekçi bir kitap diyebilir misin?

Toplumsal gerçekçiliği bir akım olarak düşünürsek, benim yazdıklarım bu akımın örneklerini vermiyor. Bu akımın yazılı olan/olmayan kurallarını benimsemiyor. Bununla birlikte toplumsal olduğu bir gerçek. Toplumsal sorunlara el atmayı bir görev olarak almıyorum ancak o sorunlardan ben de mustaribim ve içimde taşıdığım kaygılar öykü kurma düşüncelerime eşlik ediyor. 

 En Eski Yüz’de öykülerinle arandaki mesafeyi kaldırdığını ve dilinin, Italo Calvino’nun Amerikan Dersleri kitabında anlattığı o hafifliği yakaladığını ve çokanlamlılığa evrildiğini görüyorum. Haliyle okur duygulanımı da üst seviyeye çıkıyor. Ayrıca canlandırmaların pozdan ötesine geçip derinliği artırıyor ve sonunda okuru düşündürüyor. Öyle sanıyorum ki okuru düşündüren öyküler kalıcı oluyor, ne dersin?

Öncelikle güzel tespitler için teşekkür ediyorum. Öyküde tutumlu sözcük kullanmak durumunda olduğumuz için çoğul anlam, çağrışımlar, imgelemi genişleten eksikler… çok önemli. Okumayı bitirdiğimizde, öykünün zihnimizde sürgit etmesini sağlayan özellikler bunlar. Her okur ve her okumada metnin yeniden ve başka biçimde vücut bulması bu sayede gerçekleşebiliyor. 

Öykülerine verdiğin isimler oldukça sade ancak çarpıcı. Öykü için isim önemli midir?

İsimlerin öyküye dâhil olduğunu düşünüyorum. Bir kitabın ismi de, hatta kapak görseli de kitaba dâhildir bana göre. Öyküye ad vermek öykü içerisinden bir parçayı vurgulamak, bir sahneyi ya da kişiyi öne çıkarmak, öyküde açıkça belirtilmeyen bir gizi bir çakımlık göstermek gibi amaçlara hizmet edebilir. Bu seçim öykünün okunma sürecinde belirleyici oluyor. Örneğin öyküye ad seçerken gereğinden fazla dolaylı düşünmek (“Deli Bal”daki öykülerden “Aynanın Sonu”nda olduğu gibi) ters bir etki de yapabilir. Okuru yeni bir çağrışıma değil, olası imgelem alanlarının dışına savurabilir. 

Sevgili Pelin, böyle devam ederse sorularım bitmeyecek gibi. En iyisi En Eski Yüz’ün sohbetini tadında bırakmak. Sabırla dinleyerek cevap verdiğin için teşekkür ederim. Son olarak söylemek istediğin şeyler var mı? 

Yazdıklarım ve yazacaklarım hakkında düşünmemi sağlayan güzel sorular için teşekkür ederim.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış