Dava Üstüne bir Değini / Emine Ayhan

Franz Kafka Dava’yı I. Dünya Savaşı’nın çıktığı 1914’te yazmaya başladı. Roman ancak Kafka’nın ölümünden bir yıl sonra, 1925’te arkadaşı Max Brod’un editörlüğünde yayımlandı. Romanın Almanca adı birçok dile ilk anlamıyla, yani “dava” olarak çevrilmiş olan “der Prozess”tir. Sözcüğün Latince kökü “processus” hukuk davası anlamının yanı sıra, süreç, ileri doğru yapılan yolculuk, gelişim, ilerleme anlamlarını taşır. Romana adını veren süreç, eşanlı ve birbirinden ayrılmaz şekilde işleyen iki yorum hattında ilerler. Romanın birincil diyebileceğimiz, dış anlam veya olay örgüsü düzeyinde bir hukuk davasının aşamalı seyrini, gidişatını izleriz: tutuklanma, sorgu, savunma, hüküm, infaz. Bu dışsal dava süreciyle eşzamanlı başlayıp ilerleyen daha içsel bir ikincil süreç vardır bir de: Josef K.’nın bir benlik yıkımının ardından “ben hakikatte kimim?” sorusunun peşine düştüğü dönüşüm sürecidir bu. İşte bu ikili süreç boyunca Josef K.’nın, onu tanımlanabilir bir kişi yapan dışsal, toplumsal sıfatlarından kademe kademe soyunarak, bir sanığa, ibretliğe, günah keçisine, “çıplak insana” trajik indirgenişine şahitlik ederiz.

 

Peki söz konusu dava ve dönüşüm sürecinden önce kimdir Josef K.? Evvela, çoğumuzla ürkütücü bir benzerlik taşıyan tipik bir beyaz yakalı, bir prekarya’dır: Kariyeri yükseliş vaat eden başarılı bir banka şefi; en az iki yabancı dil bilen, bir miktar sanat tarihi bilgisine sahip bir okumuş, yarı-entelektüel; ev sahibesine borç verebilecek durumdaki itibarlı bir kiracı; karşı cins tarafından arzulanan cazip bir erkek; aile şerefine leke sürdürmemiş hayırlı bir yeğen; altında yaşadığı hukuk devleti “kanunlarının sağlamlığı”na güvenen ortalama veya makbul bir vatandaş ve en nihayet haklarla tanımlı bir insandır. Hâl böyleyken, dünyadaki yerinden ve kendinden emin Josef K. her gün sürüp giden olağan rutininin, kahvaltının saatinde servis edilmemesi gibi basit ama yeterince “olağanüstü” bir olayla sekteye uğraması, ardından kaba saba iki bekçinin ağzından çıkan tutukluluk beyanıyla hepten bozuluvermesi ona başlangıçta bir şakadan farksız görünür. Fakat bekçilerden Franz’ın da daha romanın başında dediği gibi, “bunların hepsinin nasıl hakikat olduğunu anlayacak;” kendisi ve onu o yapan her şey hakkındaki cehaletinden, bilgililik zannettiği bu kibirli yanlış bilinçten sıyrılıp, bir modern birey olarak nasıl üretildiğinin çıplak bilgisine ulaşacaktır Josef K.

 

Josef K. başlangıçta davayı ciddiye almadığı ve ortada bir suç olduğundan emin olduğu halde, mahkemeye kendi ayaklarıyla gider ve bir noktadan sonra dava onun için, tüm varlığını içine çeken reddedilmez önemdeki bir girdap halini alır. Kafka davayı romanın başından sonuna kadar Josef K.’nın başına gelen, onu “tasallut altına alan” başına buyruk bir yazgının terimleriyle betimler.  Davanın işleyişi, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir takdir-i ilahiyi andırır. Bir kere, ne sanığın ne de savunmanın iddianameye veya herhangi bir mahkeme kaydına erişimi olmadığı gibi, davadan sorumlu yüksek yargıçla ve diğer yüksek memurlarla görüşme olanağı yoktur. “Sıkı sıkıya dışa kapalı olan mahkeme” baştan sona bir “gizli yargılama” süreci işletmektedir ve güvenilebilecek tek şey, avukatın, o da sadece alt dereceden yüksek memurlarla kurduğu rüşvete dayalı samimi ilişkilerdir. Gelgelelim bu memurların davanın seyri konusundaki malûmatı da ancak tevatür düzeyindedir, çünkü onlar da parçası oldukları sistemin mutsuz ve asabi birer kölesi olarak mahkemenin işleyiş bilgisinden mahrumdur. Mahkemenin amacı, “savunmayı mümkün mertebe devredışı bırakmaktır;” “iş tamamen sanığın kendisine kalmalıdır.” Davanın “tamamen belirsizliğe sürüklendiği” olası en kötü aşamada ise, artık sanığa hiç kimsenin yardımı dokunamaz. Sanığın mahkeme karşısındaki konumu (ki dava beyanından itibaren sanık için girdiği özel ve kamusal tüm mekânlar birer mahkeme odası, karşılaştığı tüm insanlar birer mahkeme görevlisidir) terkedilmiş kulun intikamcı ve kadir-i mutlak bir tanrı karşısındaki konumundan farksızdır. Sanık Josef K. sanki bir belirsizlik denizinin ortasındadır da, dev bir deniz canavarı (Leviathan, Moby Dick?) tarafından, aynı gemide bulunduğu diğer yolcuların, kurbanın bu seferlik kendileri olmadığına şükreden korku ve merak dolu bakışları arasında suyun derinliklerine çekilmektedir. Sanığı, yalnızca sanığı hedef alan mahkeme bu bakımdan ancak Tanrı’ya veya Doğaya atfedilebilecek karşı konulmaz bir mutlak mevcudiyete ve kudrete sahiptir. 

 

Josef K. içine çekildiği bu bilinmezliği, önce avukattan, sonra memurlardan, hizmetkârlardan, ressamdan, başka sanıklardan, rahipten ve giderek etrafındaki herkesten gelebilecek olası her tür dışsal bilginin, her tür işaretin peşine düşerek gidermeye çalışır ama nafile. Oysa etrafındaki herkes her şeyden haberdarmış da, ondan bir şey gizliyormuş gibi arkasından fısıldaşmakta, kahkahalar atmakta, imalı bakışlar savurmaktadır. Romanın başında kendinden onca emin görünen, toplumsal kodlara sapasağlam yerleşmiş olan Josef K. ona hınzırca bakış atan çocuklar karşısında bile Dostoyevskivari bir budala pozisyonundadır artık. Bu toplu “tiyatro” onu yavaş yavaş dışarı atmaktadır.

 

Ne var ki, kendi dışında işliyor görünen dava sürecinin tüm bu bilinmezliğine rağmen, romanın sonunda Josef K. için bir gizem bozulmuş, bir şey netleşmiştir artık. Davanın işleyişi hakkında dışarıdan bilgi edinmeye çalışırken, kendisinin bilgisine ulaşmıştır. Bir beyaz yakalı olarak bizzat hizmet ettiği, içinde yer aldığı bu “değersiz kâğıtlardan” (yazılı yasalar, büro kâğıtları, resmi evraklar, kimlikler, hesap pusulaları, tablolar, rakamlar, paralar ve muhtelif yazışmalardan) müteşekkil sistem onu kendi varlığına yaklaştırmak bir yana, sahih varlığıyla gerçekleştirebileceği sahih bir hayattan fersahlarca uzaklaştırmış; onu insan kılmak şöyle dursun, “bir köpek gibi” değersizleştirip hiçleştirmiştir. Bu sistemi bir hakikat; onun üretimi ve hizmetkârı olan Josef K.’yı ise hakiki kendisi sanmakla hata etmiştir. Yani dışında olduğunu sandığı sistemin en baştan beri bir üreticisi olarak tam içindedir Josef K. Bu yüzden, onu infaz etmek için şehrin dışına götüren memurlara karşı koymaz: “Şimdi yapabileceğim tek şey, sükûnetle ayırt edebilen aklımı sonuna kadar korumak.” Josef K. dava sürecinin sonunda ölür ölmesine ama bu içebakış sürecinde kazandığı ebedi sanatsal hayatla soruyu utanç dolu, sessiz reddiyesi içinde küçücük bir ışık gibi parlayan kavrayışıyla birlikte bize devreder: Mahkeme her yanımızı bizim de katkımızla kuşatırken, böylece “yalan, dünyanın düzeni olurken,” biz hakikatte kimizdir?

 

Romanın bir yerinde Josef K.’nın avukatı ona sanıkların güzelliğinden bahseder. Avukata göre, onları güzel yapan, suç olamaz çünkü zaten hepsi suçlu değildir. Uygun cezayı almaları da onları güzelleştiriyor olamaz çünkü hepsi ceza almıyordur. Demek ki, “tek sebep onlara karşı açılan ve bir biçimde üzerlerine yapışan dava olabilir.” Peki dava nasıl oluyor da, sanıkları güzelleştiriyordur? Onları kendileri sandıkları şey, yaşadıklarını sandıkları hayat karşısında şüpheye düşürerek, ayaklarının altındaki tanıdık bildik zemini çekerek, yani onları birer budalaya çevirerek yapıyor olabilir mi bunu dava? Budalaya özgü şaşkınca cehalet, her şey hakkında bildiğimizi sandığımızın ötesinde bir bilgi ve hayat imkânına yer açıyor olabilir mi? Etrafımızı kuşatarak bizi güvende değil ama “güvenlik”te tutan tüm şu metaların, paraların, kâğıtların, yargılar bakışların, çıkar ilişkilerinin, kariyerlerin, sorguların, ofislerin ve adına ev denen daracık boğucu odaların, tüm bu kaygıların, korkuların ötesinde bir imkâna? Güzellikten kastın bu henüz kapanmamış dava olabilir mi Kafka?


1-Tanıl Bora'nın çevirisinden yararlanılmıştır

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış