Yaşlılığın Epistemolojisi: Çırpınışlar / Tekgül Arı

Yaşlılığın oluş sorununu su’da arar

Yaşlılık, gençlikte yaşanan deneyimlerin, şimdiki zaman içerisinde birey tarafından akılla kavranıp yeni bir bilgiye varma sürecidir aslında. Hafıza-gençlikte-yaşamın bilinçli ya da bilinçsiz olarak bilgi toplayıcısıdır. Çoğunlukla topladıklarının analizini yapmadan zihnin diplerinde öylece yığıntı olarak bırakılandır. Herakleitos’un, Ksenophanes’i ağırca eleştirdiği noktadır, bilgi yığıntıları. Ancak fizyolojik yapı zamanla durağanlaştıkça, bireyin yeni gözlem bilgisi ve geçmişin deneyimleri çarpışırlar. Çünkü yaşlılık hızla akan bir ırmak değildir. Durgun, samanlı bir sudur artık. Soluk alıp verirken daha dikkatli, düşünürken daha derindir. Bu yüzden topladıklarını yeniden yorumlamak için açar geçmişin hafızasını da. Burada sabırsızlık gösteren sonrasında hazıra konan belki de Herakleitos’dur.

Yaşlılık aslında bir epistemolojidir ve sadece yaşlıların gözlemleyip deneyimlediği bir olgudur. Necati Tosuner, Çırpınışlar romanında yaşlılığın epistemolojisini bu bağlamda bize anlatır. Giden gitmiştir ve özlem onun peşini bırakmamıştır. Yalnızlığı zaman gibi ağırdır. Yapacağı tek şey gözlemlediği ve deneyimlediği doğayı, retorik bir tarzla aktarmaktır. Çırpınışlar’da yazar felsefesini en baştan kurar. Arkesini yani yaşlılığın oluş sorununu o da geriye dönüp su’da arar.

“Sudan kalan su gibi, hemen unutulmadan ussal bir susuzluk resmi çizen. Çok da derin olmayan ama sanki övüne övüne çizen. Saman altı bulmuş.. ona sığınmış, sessiz o mutlu su! Böyle olan. Yolunu örtmüş, izi de belirsiz tutulan, -mutlu su! Kendinin bildiği kendi günahları için altından akacak saman aramakla azalan ve azala azala yorgun düşen su, işte, altından aktığı saman olmuş su işte, akarak döndüre döndüre kanatlarla yüzeyinde arayıp arayıp, işte arayıp da kavuştuğu, kavuştukça yenilikler kuşanan, yenilikle akan suda saman rengi ışıltısı, gerçeği: Gidip gideceği yere –bilsin bilmesin akan samanlı su.

Nietsche’nin atın gözünde gördüğü şey…

Bütünü içine alan kısa bir öyküyle başlar roman. “Beni bir deliye verdiler!..” cümlesi ben anlatıcı karakterle ilgili önemli bir ipucudur ve okur için çağrışım kapılarını tek tek açar. Nietzsche’yi anımsarsınız ‘deli’ kavramıyla belki de. Kırbaçlanan ata sarılan Nietsche’nin ağlarken atın gözünde gördüğü şeyin yaşlılık olduğunu ve değersizleştirilme kavramıyla sarsıldığı sanısına kapılırsınız.

Yılkıda./ Kendini kendisinin bıraktığı kendi yılkısında hem de…/ Hem de ederinden de çok anlamlar yükleyerek yılkıya./ Hor görülen kendini kutsamaktan hiç de sakınmadan./ Kendi kendini kutsaya kutsaya…/ Yılkıda.

Roman karakteri yalnız yaşayan yaşlı bir adamdır ve bir ismi yoktur. Belki de gereksizdir yazarın karakterine isim vermesi. Çünkü herkes bilir ki yaşlılara isim sorulmaz, onlara çeşitli adlar takılabilir ancak. Romanın hikâyesi, bütün içerisinde kısa olsa da yaşlılığın şimdiki an içerisindeki hikâyesi, uzun ve derin bir düşünceyle örülüdür. Karakterin yaşamın içindeki bedensel hareket pasifliği balkonda yaptığı gözlemlerle zihinsel olarak aktif hale dönüşür. Her ne kadar romanda tek bir karakter varmış gibi görünse de aslında kalın puntolarla yazılı başlıklarda; Karanlık, Yol, Esintili, Gerçekten, Katmer gibi kavramlar birer karakter olarak karşımıza çıkarlar. Hepsinin eyleyişi farklıdır. Hepsinin içindeki duygu durumları bize yakındır. Ancak bu kavramların fısıltıları oldukça derindir. Karanlık görülmez değildir, bilakis görünendir, iktidar/güç sevdası insanın şeytanıdır. “Kaynamış olan: Eğri. Vicdansız. Çünkü eğri kaynamış insanlık aşısı. Kendini görmekten gerçeği görmez olmuş. Soytarıyı örten kral kürkü./ Gaz. Dayak. Hücre. Çakıl. Kurban.” Elbette tan yeri ağaracaktır, umut kendini gösterecektir sevinçle. Esintili bölümünde betonlarla katledilen doğanın sonradan ekilmiş sarmaşıklarla ve çiçeklerle algımızı yanıltmaya çalışması gerçeğiyle de yüzleştirir bizi. Orson Welles’in“Ben gençliğin ne olduğunu bilirim.” diye kurduğu gibi sitemli bir dizeye de ihtiyaç duymaz, yazar. O, hâlâ yaşlılığı deneyimleyen bir başkarakterdir, bu nedenle gençlere öğüt vermek aklının ucundan bile geçmez.

Yaşlılığın iç sesi büyük bir orkestra...

İçsel bir kaostur yaşlılık. Çatışmaları aynı düzlemde tekrarlarla devam eder. Ancak başkarakter tekrarlarla örülü zaman içinde kurduğu cümlelerle oynar sanki. Aynı cümlede yer alan sözcüklerin yerlerini değiştirir, bazılarını eksiltir, yenilerini katar, bazen bir tekerlemeye, bazen bir bilmeceye dönüştürür; bazen de bir tragedya’nın epeisodion bölümündeki söyleyiş biçimiyle seslenir. Bu seslenişler bize yaşlılığın iç sesinin öyle tek bir keman sesinden ibaret olmadığını, büyük bir orkestrayı yönettiğini gösterir.

“Ey, kendini kutsal sanan zavallı! Şu taşın taş oluşunu görsen de ondan alsan dersini!.. Taştan yansıyan ışığın şimşeğinde incecik moru görsen de bir anlasan..”(Tragedya)

“Kendini umutsuzluğun katran karanlığına bırakarak.. katran karanlığına umutsuzluğun bırakarak kendini, derinlemesine bırakarak, kendini var kılan karanlık.”(Tekrar içinde yeni söyleyiş)

“Hey, yuvarlak dünyanın treni! Gelecek miydi?.. Gelmiş olacak mıydı?.. Ne getireceği ya da ne götüreceği sorulmayan, bundan kaçınılması gereken bir tren mi olacaktı gelecek tren gelmiş olunca!”(Bilmece)

“Kopartarak gerçeği kendinden./ Özeşi diyerek dalından./ Meyve olacağı ayırarak./Çetrefil dalları arasından.” (Tekerleme)

“Kendinin önünde koşmaktan / yorulduğunda, yaşlanmış oluyorsun./ Kendinin önünde koştuğun günleri/ anımsamaya başladığında, hepten yaşlanmış./…/ Olsun, yaşlının da huylusu var../ huysuzu var./ Boşuna yaşlanmış anlatacak/ öyküsü olmayan.” (Şiir)

İmla kuralları da metne dâhildir ve Tosuner, sık sık cümlenin bitiminde ya da cümle aralarında yan yana iki nokta, üç nokta ve ünlem işaretini kullanır. Yaşlılığın imla kuralları da değişmiştir. Sözün ortasında, sonunda bir eyleme bir kişiliğe bürünmüştür sanki. Kulak verip dinlemek gerekir noktalama işaretlerinin anlattıklarını. “parıltısız, yassı.. yamyassı günler…/ İstediğin yüklemler.. İstemediğin yüklemler…” Sanki iki noktayla beklenen şeyleri, üç noktayla devam eden ve değişmeyeceğine inandığı şeyleri imler bize.

“Muhteşem bir şey, bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyor.”

Çırpınışlar, farklı bir bakış ve dille, felsefesi ve karakterleriyle alışılmadık tarzda yazılmış, yaratıcı ve özgün bir romandır. Okur bir yaşam kurgusunu yaşlı bir karakterin gözünden, retorik dilinden takip eder. Cümlelerin çoğul anlamlara evrildiğine her okumada şahit olur… Romanın içinde yer alan şiirlerin romandan bağımsız olmadığını da hemen anlar. Belki de o şiirleri bir iç sayıklama ya da içsel bilinçli bir konuşma olarak da algılayabilir. Varlığın hiçliğinde biraz duraksaması da normaldir. Ancak Umut olmazsa olmazıdır yine de karakterin çırpınışlarında. “Kaşların alnının yazısını/ biraz yukarıya kaldırmışsa şöyle.”

Gökbilimci, astrobiyolog Carl Edward Sagan’ın, “Muhteşem bir şey, bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyor.” sözünden hareketle, Tosuner’in Çırpınışlar romanı da bu anlamda edebiyat ve okur çevresi tarafından keşfedilmeyi hak ediyor…

(30.12.2016- Küçük pencere önü)

Çırpınışlar-roman/ Sayfa: 127/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 2016

Not: (İtalik yazılan cümleler Çırpınışlar romanından alıntılanmıştır.)

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış