Bunlar Fabl Değil Çocuklar / Lal Hitay

Bu topraklarda gözümüzün önünde yiten, katledilen

tüm insanlara, insanlığa ve değerlere,

 

“Antonio José Bolivar Proano, takma dişlerini çıkarıp mendiline sarmaladı ve bu trajediyi tetikleyen gringoya, Belediye Başkanı’na, altın arayıcılarına, canından çok sevdiği Amazon Ormanı’nın bekâretine göz diken herkese lanet okudu; sonra palasıyla kestiği kalın bir adlı baston gibi kullanarak El Idilio’ya, barakasına ve birbirinden güzel sözcüklerle aşktan bahsederek insanların ne kadar barbar olduğunu onu unutturan romanlarına doğru yola koyuldu.”

                                                                Luis Sepulveda, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar

Ekin Saçlıoğlu’nun nesli tükenen veya tükenme tehlikesinde olan hayvanlardan yola çıkarak farklı tekniklerle ürettiği eser ve yerleştirmeler aracılığıyla yaşadığımız dünyanın bugününe ilişkin kuvvetli bir metafor oluşturan sergisi 1 Nisan 2017 tarihine kadar Galata Rum Okulu’nda devam ediyor. Belirli günlerde sergiyi sanatçı eşliğinde gezebilmek de mümkün. Bu durum, sergiyi izleyenler için oldukça zihin açıcı ve doyurucu bir deneyimin gerçekleşmesi anlamına geliyor. En azından benim açımdan böyle oldu.

Sergideki bütün eserleri tek tek ele almaktansa, belirli eserleri serginin bende bıraktığı izlenimi, sanatçının sergiyi gezerken ifade ettiklerinden hafızama kaydettiklerimi, bugün içinde yaşadığımız ülkeyi düşünerek ele almaya çalışacağım. 

Öncelikli Ekin Saçlıoğlu’nun, sergiyi bir metafor olarak kurgulamasından yola çıkarak, ifade özgürlüğünün baskı altına alındığı dönemlerde sanatçıların bu gibi yollara- bu doğru bulunsun ya da bulunmasın-başvurabileceğini belirterek bir giriş yapmak yerinde olur. Bu durum, içinde bulunduğumuz, ifade özgürlüğünün tamamen yok sayıldığı ya da gücü elinde bulunduranın her türlü ihlal ve keyfiyet dahilinde hakaret ettiği, bu esnada kendi yönelttiği tehditleri ise ifade özgürlüğü kapsamına soktuğu, herhangi bir muhalif söylemin hemen sönümlendirmesi biçiminde vuku bulan, bu biçimiyle de ifade özgürlüğü kavramının hunharca katledildiği günümüze çok yerinde bir referans. Katletmek de serginin konusu düşünüldüğünde hep aklımızın bir köşesinde tutmamız gereken bir kavram.

Daha da önce belirttiğimiz gibi sergi nesli tükenen ve tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan hayvanlarla ilgili. Sanatçının bu tema dahilinde öne çıkarttığı hayvan ise Anadolu Leoparı. Bunun sebebi Anadolu Leoparı’nın sanatçıların soyutlamaları için çalışılmaya uygun bir yapıya sahip olması kadar (sergide Anadolu Leoparı’nın beneklerinin soyutlamaları ile amorf ve geometri ekseninde doğa ve insan tezatlığının el alınarak gösterildiği eserler mevcut) bu hayvanın bizim üzerinde yaşadığımız topraklara ait olması. Anadolu Leoparı figürünün sanat tarihinde ilk ortaya çıkışı M.Ö 9000’e dayanıyor. Bu tarihe ait Kibele heykelinde, Kibele’nin yanında bulunan köpeği andırır iki hayvan birer Anadolu Leoparı. Nesli tükenen Anadolu Leoparı’na ilişkin işlerden özellikle “Kaplan Adam ve Leoparın Dövüşü” ve “Kaplan Adam ve Leoparın Düşüşü” başlıklı işler oldukça ilgi çekici. Bunlar, sanatçının Kaplan soyadlı bir avcının haberinden yola çıkarak ürettiği kavramsal eserler. Av ile avcının durmaksızın yer değiştirdiği, aslında günün sonunda kimin av kimin avcı olduğunun ayırt edilemeyeceği insanlık tarihine bakıldığında bu oldukça kuvvetli bir tema. Farklılıklardan korkup, her bir farklılığı tehdit olarak algıladığımız müddetçe asla av ve avcı olmak ikilemini kıramayacağımızdan ve av ve avcı olma durumu en sonunda kaçınılmaz olarak tükenmişliği getireceğinden aslında biz bu yaklaşım ile kendimizi, kendi geleceğimizi, devamlılığımızı tüketmiyor muyuz, sorusunu yönelendirebiliriz. Bu soruyu yalnızca insan-doğa dikotomisi düzleminde değil yaşadığımız hayata ve günümüze ilişkin her alanda sormamız gerekiyor.

Sanatçının Anadolu Leoparı’nın avlanması fotoğraflarından yola çıkarak ürettiği başkaca eserler de sergide yer almakta. Bu eserleri anlatırken Ekin Saçlıoğlu’nun av haberlerine ilişkin dikkat çektiği noktayı açarak aktarmak istiyorum. Saçlıoğlu av haberlerinde yer alan avcıların söylemlerindeki tutarsızlıklardan yola çıkarak gerçekte olan ile anlatılanın uyuşmadığının çok net olarak farkedildiğini ifade etti. Nesli tükenmekte olan bir hayvanın avcısı tabi ki kendini haklılaştıracak şekilde yaşanmışlığın gerçekliğini büker. Aslında şiddet eylemi söz konusu olduğunda normal şartlar altında herkes yaşanmışlığı kendini haklılaştıracak şekilde büker. Hannah Arendt’in “Şiddet Üzerine” adlı eserinde çok yerinde ifade ettiği gibi şiddet meşrulaştırılamayacağı için haklılaştırılma ihtiyacındadır. Arendt’e göre iktidar, insanın kendini uyumlu olacak biçimde eylemlemesidir. Şiddet ise iktidarın kutbunda durur. Bu nedenle meşrulaştırılması mümkün değildir, haklılaştırılmaya çalışılır. Günümüz için düşündüğümüzde de şiddet eylemlerini takiben yetkililerce ifade edilenler asla bir meşruiyet kaygısı taşımaz. Bu ifadelerin taşıdığı kaygı, şiddet eyleminin haklı nedenlerle yapılıp yapılmadığı noktasındadır.Bu noktada siyasetçiler, sanatçıların soyutlamaları görünürlük ve ifşa için kullanmasından farklı olarak, soyutlamaları gerçekleri örtmek adına bir sis perdesi olarak kullanırlar.

Saçlıoğlu’nun Anadolu Vaşak’ına ilişkin çizimlerine de bu noktada değinelim. Anadolu Vaşak’ı henüz nesli tükenmese de tükenmek üzere olan bir tür. Sanatçının söz konusu çizimlerinin kaynağı Anadolu Vaşak’ını, hayvanın boyutları göz önünde bulundurulduğunda sığamayacağı küçüklükte bir kutuya zorla yerleştirmeye çalışan adamın görselini içeren gazete haberi. Çizimlere iki açıdan yaklaşabiliriz: çoğunluğun tek bir kimliğe indirgenmeye çalışılması-yani kutu gibi paketlenmesi-azınlığın ise bu paketlemeye zorla yerleştirilmeye çalışılması. Çoğunluk olmak tek bir hale tekabül edemez. İnsan söz konusu olduğunda istisna, kaideyi her zaman bozar. Çoğunluk belirli noktalarda uyuşsa dahi belirli noktalarda da farklılaşacaktır; beşeri olarak tek tip bir insanlık durumunun söz konusu olması mümkün değildir. Çoğunluk, elinin çok güçlü olduğu yanılsaması ile bir aynılaşmayı desteklerse en sonunda eline geçecek olan içi boş mukavva bir kutuya dönüşmekten fazlası olmayacaktır. Bu durumda azınlıkların durumu ise çoğunluğun kendi içinde homojen olmadan yalnızca konformist bir tutumla kabullendiği tek tip olma durumu sebebi ile indirgendiği yavan, yüzüne bakılmayacak, ebatları da son derece sınırlı mukavva kutuya zorla yerleştirilmeye çalışılan bir yaşayışa benzeyecektir. Günün sonunda hepimiz için söz konusu olan garabeti kendinde menkul bir fotoğraf olacaktır.

Sergide benim açımdan en etkili işlerden biri olan ve yazının görselinde de fotoğrafı kullanılan 2012’de ölen “Yalnız George”un birebir boyutlarda yapılmış kabuk replikası ve yerleştirmesidir. Yalnız George kendi türünün tek örneği olarak dünyamızda yaşadı ve herkesin şahitliğinde türü tükendi. Yaşarken kendisine yakın bulunan türlerden dişiler ile çiftleştirilmeye çalışıldı ancak bunun sonucunda ele geçen yalnızca içi boş yumurtalar oldu. Bu boş kabuk yerleştirmesinin kuvvetli etkisinin bir sebebi serginin yer aldığı mekan. Nasıl ki kaplumbağasız bir kablumbağa kabuğu sonlanmayı çağrıştırırsa öğrencisi olmayan okul da bize yitip giden bir şeyleri anımsatır. Okul 1980 yılında öğrenime devam edecek yeterli sayıda öğrencisi kalmadığından eğitime son vermiştir. Kabuk özelinde yineleyerek ele alacağımız, her farklılığı tehdit gibi algılayıp, farklılara saldırmaya, onları yok saymaya devam ettiğimiz sürece yaşadığımız bu toprakların kuru bir kabuktan farkının kalmayacağı; bu şekilde bu coğrafyanın bir şekilde hep biteni, yiteni ve ölümü anımsatacağıdır. Çünkü daha önce de belirttiğim üzere av ve avcı her zaman yer değiştirse de av ve avcı olma durumunun devam ettirilmesi durumunda söz konusu olacak tek şey tükenmişliktir. Bunu çok geç olmadan anlamamızı umuyorum.

Karamsar bir hava ile devam eden bu metinde umut kelimesini geçirmişken Terry Eagleton’ın “İyimser Olmayan Umut” eserine de bu bağlamda değinelim. Eagleton eserin önsözünde Raymond Williams’a atıfta bulunarak umut kavramının “geleceğin kaybının hissedildiği” dönemde göz ardı edildiğinden bahsediyor. Bu sebeple bu kavramı ele alıyor. Bu yazının çerçevesine uygun olarak ve serginin çağrışımlarını günümüz gerçekliği ile birlikte bir sonuca bağlamak adına-kitabın bütününe değinmeyecek olsam da-Eagleton’un iyimserlik, kötümserlik ve umut bağlamında vurgu yaptığı birkaç noktayı belirtmekte fayda görüyorum. Eagleton’a göre iyimserlik ya da kötümserlik mizaçtır; bu sebeple övünülecek bir yanı yoktur. Aynen çilli olmak, uzun olmak gibi bir durumdur. [1] İyimserlik kendi kendine yeten bir yapıdadır, bu sebeple çürütülmesi zordur çünkü iyimserlik kendi bakış açısında olayları aydınlatır, dünyaya karşı bir tutumdur. [2] İyimserlik ve umut özdeş şeyler değildir. Gerçek umuda en çok işler en kötü hale geldiğinde yani işler, iyimserin asla kabul etmek istemeyeceği boyutlara ulaştığı noktada ihtiyaç duyulur. Umut etmek tercih edilir çünkü bu aslında hiç hoş olmayan şeylerin gerçekleştiğinin de kabulüdür. [3] Devamında Eagleton iyimserlik, kötümserlik ve umut kavramlarını tarihsel ilerlemenin doğrusal olmadığını da vurgulayarak açıklamaya girişir. Walter Benjamin’in tarihe bakışı önemli bir yer tutar Eagleton için. Benjamin, Eagleton’a göre ilerlemeci olmayan bir umudun peşindedir. Benjamin yenilgiciliğe olduğu kadar zafer şehvetine de itiraz eder, geçmişin yılgılarını telafi edecek bir gelecek görüşüne sahiptir. [4] Benjamin’i takiben umuda olumlu ve olumsuz yaklaşımları yine düşünürler dâhilinde ele aldıktan sonra Eagleton, kitapta umudun filozofu olarak yer verdiği Ernst Bloch’a vararak edimsel umuttan bahseder. Edimsel umut bizim de bulunduğumuz noktada önemsememiz gereken bir kavram. Bloch’a göre Edimsel umut saf bir gelecek beklentisi değil geleceğin inşası için aktif rol oynayacak bir unsurdur. [5] Bu açıklamalar doğrultusunda içinde bulunduğumuz politik koşulları da göz önüne alarak yılmamak için edimsel umuda ihtiyacımız olduğu söylemek sanıyorum yerinde olur. Bu sayede yaşadığımız bunca yıkıma, yitişe rağmen, bunları bilerek ve yinelenmemesi için dikkat ederek içinde olduğumuz karamsar günlerde geleceği inşa etme gücünü, mücadele etme gücünü kendimizde bulabilmemiz için edilmsel umuda ihtiyacımız var. Tıpkı Ekin Saçlıoğlu’nun sergide tükenmişliğe yer vermediği tek işinde olduğu gibi. Saçlıoğlı’nun bitkilere yer verdiği işinde, taşların arasında fışkıran yosun yerleştirmesi ile doğanın kendini yol bulacağını ifade ettiği gibi, biz de geçmişin hatalarının günümüzü ve geleceğimizi daha da karartmaması için geçmişi olduğu gibi bilip, farklılıklara yer açarak kabule yönelip şiddettin çöküntülerini görmeliyiz. B unlardan kaçınmak için gerekeni yaparak kendimiz için bir yol bulabiliriz. 


[1] Terry Eagleton, İyimser Olmayan Umut, çev. Emine Ayhan, Ayrıntı Yayınları, 2016, İstanbul, s.15(İyimser Olmayan Umut).

[2] İyimser Olmayan Umut, s. 14.

[3] İyimser Olmayan Umut, s. 18.

[4] İyimser Olmayan Umut, s. 50.

[5] İyimser Olmayan Umut, s. 117.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış