Murat Yalçın Söyleşi / Nil Sakman

Murat Yalçın zamanın yekpare niteliğinin; kelimelerin olası arkaik tınılarının; dünya denilen bu evrende bir yerlerde yürüyüp dolaşmışların peşinden usul usul giden, bu deneyim alanıyla da hakikat ile ilişkilenmek arzusunda olan okura farklı birçok perspektif sağlayan bir yazar. Kendini yazar olduğu kadar okur olarak da tanımlaması, yorumun edebiyat evreni içindeki değerinin bütünüyle farkında olması ve edebiyat ile kurduğu ilişkinin çoğulcu niteliğini her vakit koruması ile Murat Yalçın edebiyatı yazı ve Yazın ile kurulan organik, hakikatli bir ilişkiye işaret ediyor. Murat Yalçın edebiyatının bu kendine has niteliği, neşeli-hüzünlü, bilge-maceracı evreni bizi Pera Mera ile birkez daha selamlıyor.


 

Pera Mera, okuru büyük ölçüde güdükleşmiş günlük dilin dışına çıkarıyor; periferide, kullanım dışı bıraktığımız onlarca kelime var, ne oldu onlara, diye soruyor da sanki. Kelime zenginliğinin üretimle ve dünyayı deneyimleme hallerimizle yakın ilişkisi üzerine düşünmemize neden oluyor her bir öykü. Bir de kitabın sonunda Pera Mera Sözlüğü ile karşılaşıyoruz. Murat Yalçın hem sokaktaki insan hem de edebiyatçı varlığı ile kelimelerle nasıl bir ilişki içinde? Kelime zenginliği ya da yoksunluğu yaşam algımızın şekillenmesinde nasıl bir role sahip?


İnsan dilden, Yazın dediğimiz üst-dilden başka bir şey değil aslında. Unutmayalım ki Yazın’ın tek gücü hayatın yasalarını anlatabilmesidir. Umberto Eco, bazı kitaplar karekök kadar önemlidir, hatta ondan da güçlüdür, der.


Günlük konuşma dilimiz nerelere savrulursa savrulsun, nasıl güdükleşip yozlaşırsa yozlaşsın yazmaya soyunduğumuz an kendimize bir yazın dili bulmak zorundayız diye düşünüyorum. Türkçenin içinde düşünüp duymayı öğrenmekle geçiyor benim de günlerim. Türkçe öğrenimim ömrüm oldukça sürecek. Ben sözcüklerle ilişkimi bir karınca azmiyle, bir örümcek sabrıyla, bir sincap neşesiyle sürdürüyorum. Öteden beri çevremdeki dostlara söylediğim şu, ıssız bir adaya düşsem de müebbet hapse mahkûm olsam da kalan zamanımı geçirebilmek için yanımda sadece sözlükler bulunmasını isterim. Öyle sözcükler var ki muhayyilemi hafızamı harekete geçirerek tek başlarına bana raflar dolusu şiir, roman, öykü ikram ediyorlar. Çoğu öykümün çekirdeğinde bir sözcük bulunur. Onları o öyküde kullanmamışımdır belki ama öyküyü onların üzerine sarmışımdır. Bir ip yumağını çözdüğünüzde nasıl içinden bir tahta, bir kâğıt parçası çıkarsa o öyküler çözüldüğünde de içlerinden o sözcükler çıkar. Yazın dediğimiz de böyle, dille yaptığımız bir çözme ve sarma eylemidir bence.


Sokaktaki dili dışlayıp küçümsemeden kendime ait kılmanın yollarını aradım, ararım. Sokaklarda kulaklarımı, kitaplarda gözümü dört açma alışkanlığım, kenarda köşede kalmış, tozlanmış, anlam yitimine uğramış, sakatlanmış, bir döneme bir bölgeye sıkışmış sözcüklere merakımdan. Sözlükçü değilim, dilci değilim ama amatör bir tutkuyla kendi anlatı dünyamı bu söz dağarını da işleterek kurmanın peşindeyim. Bütün mesele dili kendi malımız yapmak, anlam alanını iyice kavramak, yazınsal düzlemde yararlanmak, ifademize mühimmat sağlamaktır. Bu arada yeni sözcükler armağan etmek de beklenmeli yazarlardan. Salâh Birsel bu anlamda beni yüreklendirenlerden biridir.


Pera’daki öyküler geçmiş, şimdi ve geleceğin kaynaştığı yekpare bir zamana da işaret ediyor. Pera’ya adım atmış, sokaklarında gezinmiş tüm hayaletler, ‘bu’günün canlı kanlı insanlarında yaşıyor, yaşatılıyor. Bu çerçevede ortak bilinçaltımızla yeterince ilişkide olduğumuzu düşünüyor musun? Hayaletleri yok sayıp eksildik mi biraz? Ya da ölüler bize nerede lazım? Onları nasıl yad edersek değişim ve dönüşüme daha nitelikli bir alan açabiliriz? Ez cümle, Murat Yalçın hem edebiyatında hem de gündelik yaşamında ölüler ile ne türde bir ilişki kuruyor? Örneğin Refik Halid Karay’ı ya da Samiha Ayverdi’yi nasıl deneyimliyor?


Çocukluğumdan bu yana ne zaman yer kazılsa, bir belediye çukuru, bir inşaat hafriyatı görsem başında dikilip Zamanı kavramaya çalışırım. Sanki o çukurda, toprağın taşın katmanları arasında sıkışmış, cisimleşmiş haliyle görebilecekmişim gibi bir heyecana kapılırım. Arkeolojiye ama her alanda, her anlamda arkeolojiye olan tutkum bundan. Geçmişe duygusal bir düşkünlük değil benimki. Şu anı da bir geçmiş olarak duyumsayabiliyorum söz gelimi, düşsel bir gelecek açısından. Günlük hayatta sıkça zamanı ileri geri denetleme alışkanlığı benimki. Dünyayı, yaşamı, insanları kavrayışımda bu yöntem kendiliğinden zihnimde işliyor. Bu bağlamda ölüm de çok tartışmalı bir konu değil mi? Söz gelimi ben şu anda beni gören insanların gözünde yaşıyorum sadece, onun dışında hiçbir yerde yokum, yani ölüyüm. Yaşadığımızın kanıtı sadece yaşadığımız an. Onun dışında başkalarının anılarında, sözlerinde varız sadece.


İşte, yazmaya koyulduğumda ben de bu anılardan, sözlerden hareket ediyorum. Aslında yazının kendisidir anı, bir hafıza olarak. Tarihten günümüze yazarları ermiş, keşiş, şairleri yalvaç katına çıkarma kültürü bundan. Yazın’dan söz edeceksek bütün bir yazın anıdan, yaşanmış zamanlardan, insanın belirli yer ve zamanda yapıp ettiklerinden, duyup düşündüklerinden ibaret. Bu çıplak gerçeği kaldıramadığımız zamanlar oluyor, benim de ağırıma gidiyor bazen, o zaman da Proust ve şürekâsının, tutkunu olduğum Abdülhak Şinasi’nin hissiyatına, yani “fanilik hüznü”ne kaptırıyorum kendimi. Faniliğin künhüne varınca böyle oluyor. Okuyup yazma uğraşımız bir yere kadar bizi avutuyor. Asıl yaşayarak, belli yaşlara gelerek zamana razı olmayı öğreniyoruz ki buna halk arasında, en azından türkülerde şarkılarda “ihtiyarlık” deniyor galiba.


Abdülhak Şinasi ile Refik Halid kişilikleri ve üslupları bakımından birbirlerine zıt düşerler ama bir ömür dost kalmışlardır. Birinde mizah birinde keder, birinde vakar birinde muziplik, birinde alınganlık birinde hınzırlık vardır; biri romantik biri realist, biri Tolstoy biri Dostoyevski, biri öbür dünyalı biri buralıdır.


‘Yeryüzünde yapayalnız oluşun değeri’, ontolojik bir yoksunluk ve yazma deneyimi üzerine neler söylemek istersin? Yalnızlık ve yazı arasındaki ilişkiyi nasıl deneyimliyorsun?


Araştıran, arayan, kesinlemelere kanmayan devingen bir düşünceyi bağlamından koparmadan, akıldan uzaklaşmadan ortaya koymayı amaçladığımızda bizi kendiliğinden bir yalnızlık bekliyor demektir. Yalnızlık nedir? Üstelik ontolojik bir yalnızlık derken, felsefenin kıyılarında dolaşmaktan öte, neyin ne kadar farkındayız? Dolayısıyla, yazarken de yaşarken de dünyayla, daha doğrusu içinde yaşadığımız olgularla aramıza bir mesafe koymamızın getirdiği bir yalnızlıktır diye düşünüyorum bu. İşimiz olguları sözcüklerle yazınsal düzeyde kurcalamak.


Gidilmeyi bekleyen bir yolun, çıkılmayı bekleyen bir dağın, meyvesini bekleyen bir ağacın, koklanmayı bekleyen bir çiçeğin yalnızlığı beni etkiler. Juan Rulfo bu tür doğal yalnızlıkları yalınlığın görkemiyle anlatmıştır. Kızgın Ova, Pedro Paramo beni büyülemişti. Sonra Tatar Çölü’yle Dino Buzzati, Yalnızlık Dolambacı’yla Octavio Paz, Körleşme’yle Canetti ve onlara akraba başka pek çok yazarla kaynaştım.


Ben, okurken/yazarken hiç yalnız değilim; sözcükler marifetiyle bir duygu/düşünce sempozyumunda, başka zihinlerle hasbıhal içindeyim. Benim için asıl yalnızlık, büyük bir hızla düşüncesi yozlaşan kültürü molozlaşan bir dünyada, küresel bir uyumsuzluk içinde yaşamaktır. Yeryüzündekilerin gittiği yere gitmek istemiyorum, o yüzden de yeraltındakilerle daha iyi anlaşıyorum.



Murat Yalçın edebiyatı deyince insan biraz da kelimeler ve çağrışımları üzerine düşünüyor. Sanırım bunun senin poetikanın belirgin bir niteliği olduğunu söyleyebiliriz. ‘Kelime’nin hakikat ile ilişkisi üzerine çokça düşündüğün hissediliyor. Edebiyat-hakikat ilişkisi sende nasıl biçimleniyor? Gerçeklik algımız edebiyata muhtaç mı?


Yazın’ın gerçeklikle ilişkimizi düzenlediği, belirlediği kanısındayım. Asıl olan şeyi, dünya gerçeğini kökünden anlamamızda bize türlü yollar öneren, insanlık durumlarını gözlerimizin önüne seren bir yorum alanından söz ediyoruz Yazın derken. Elbette bilimsel nesnellikten söz edemeyiz, tersine son derece öznel mercekler işler burada. Tam da öyle olduğu, kendi kavrayışlarımıza, algılarımıza dil yoluyla yazınsal bir gerçeklik kazandırma işlemi olduğu için biriciktir. Her yazınsal yapıt bir öneri, bir sorular demeti, bir dolambaç dizgesi koyar önümüze. Ufkumuz genişler, insanı, dünyayı, hayatı algılama biçimleri ediniriz. Bunları derken Yazını yalnızca yararlı bir uğraş saydığım sanılmasın. Dil bize dünyaya dokunma hazzı verir, içinde yaşadığımız gerçeklerden uzaklaşmamızı sağlar, böylece kendimizi aşarak evrensel bir varlık oluşumuzu duyumsarız. Bu tadı aldığımız yerde biz artık gerçek bir yazın okuruyuzdur. Okumasız kalamayız, kaldığımızda zihinsel bir açlık, duyusal bir yoksunluk yaşarız. Yazını yararlı bir uğraş, dili bir iletişim aracı, kitapları boş zaman eğlentisi görmedim hiçbir zaman. Zaman, ölüm gibi felsefi konuları, ideolojik algıları içeren ama bilimselliğin tuzaklarından, inançların katılığından bağımsız bir özgürlük, bir dünyayla baş başa kalma olanağı olarak gördüm.


Yazma eylemi biraz da yarayı kaşımak ise eğer, edebi ürün ile kurulan nesnel mesafe senin edebiyata bakışında nasıl bir dengeye sahip? Edebiyat ile içiçe geçen bunca seneden sonra hem kendi eserlerinde hem de diğer edebi ürünlerde, yazar ile eser arasındaki nesnel mesafe meselesine nasıl bakıyorsun?


Sevgili Nil, yazdıklarımla ilişkimde aşamalı bir mesafe var. Şöyle ki, önce yazarken, kısa süreli mesafeler gerekiyor bana. Nasıl? Öykülerimi cümle cümle yazıyorum. Her cümle bende uzun bir zamana karşılık geliyor. Dura dura, yazdıklarımı dönüp dönüp okuyarak, eleştirel süzgeçleri kullanarak yazabiliyorum. Az, seyrek, zor yazmamın nedeni bu. Her metin bende dille yeni bir ilişki kurmak anlamına geliyor.


Sonra öykü bittikten sonra değil de, öykünün tamamlandığına karar verdikten sonraki “demlenme” denilen bir süreç, bir mesafe gerekiyor. Bu mesafede yazdıklarıma herhangi bir okur, bir eleştirmen gözüyle bakabilmeye, elbette kendi gözümde sağlamlığını, kalıcılığını test etmeye çalışıyorum. Bu aynı zamanda yayımlayıp yayımlamama kararı anlamına da geliyor. Yazıp bitirmiş olmam yazdığımın yayımlanacağı anlamına gelmiyor her zaman. Çöpe atmadığım ama bir kenara koyduklarım var. Ne yazık ki yayımlayana dek geçen sürede yazdıklarımızın tek merciiyiz. Yayıncı tecrübem bana yazarın kendi yazdıklarını kolayca ıskalayabildiğini defalarca göstermiştir. Yazarı gözümüzde fazla büyütüyoruz: Ama o istememişti, bu konuda şöyle demişti, şu vasiyette bulunmuştu, sakın yayımlamayın demişti, o öyle yapmayı bilmiyor muydu da biz yapıyoruz, yok mezarında ters dönmüştür, kemiklerini sızlatmayalım… minvalinde türlü konuşmalara muhatap oluruz. Dikkat edersen bunlar nesnel, eleştirel, yazınsal görüşler değildir. Yazar vasiyetleriyle Yazın olmaz.


Ben, son kertede, Barthes gibi düşünüyorum: Son sözü okur söyler her zaman. Hele hele yayımlandıktan sonra yazar da o metnin sıradan bir okurudur. Ben bu kitabımda şunu anlattım, bunu demek istedim yollu kesinlemelerle okura, yazın kamusuna, eleştirmenlere kendi yorumlarını dayatamaz yazar. Bunu yapanlar çoktur, eleştirmenleri ikna etmeye çalışanlar olur. Bizim yazın ortamımız ne yazık ki yazarı bu noktada fazla önemsiyor. Eleştirel tembellik, farklı görüşlere değer vermeme, okura saygı duymama, kestirmeci yaklaşımlar nedeniyle son sözü de yazara söyleterek işin içinden çıkılıyor. Baktığımızda, çoğunlukla eleştiri, inceleme adı altında yazarın kitaptaki ya da söyleşilerindeki görüşleri tekrarlanıyor. Biz okurlar onları zaten biliyoruz, bize yeni yorumlar, yeni kaynaştırmalar, yeni okuma biçimleri gerek. Önümüzdeki en büyük kültürel sorunlardan biri bu.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış