Sadece / Feryal Tilmaç

Artık pencereye tüneyip meydanı izlemenin de zevki kalmadı. Kış güneşi ısıtmasa içimi, uğraşmayacağım hiç; iki zırhlı araç, üç polis arabası, simitçi kestaneci mısırcı, birkaç da tuhaf turist. Bana sorarsanız o son patlamadan sonra ağaçlar bile yapraklarını dökmek istemiyor. Hepsi dallarında kurumuş kalmış. Can suları çekilmiş sanki. Yüzyıllar var ki böylesini görmedim. Mırhak! Savaşlar, ayaklanmalar,  yangınlar ve kutlamalar ve karnavallar gördüm. Tutulduğunda aya tabancayla ateş eden insanlar. Salgın hastalıklar gördüm, irin, kan, kılıç yarası, gözyaşı, gürz, çekiç, altıpatlar, barut, is, ateş, isyan. Ve haykırışlar ve sessiz hıçkırıklar ve yakarışlar duydum; zafer çığlıkları, sevinçli şarkılar, içten ağıtlar. Nika ayaklanması sırasında da buradaydım, Osmanlı kuşatmasında da. Asilzadelerin korkusunun kokusu bastırmıştı şehre yayılan kan kokusunu. Mırhat! Dedim ya böylesini görmedim. Onursuz oluyor artık savaşlar bile.

Aldığım her soluk yılgınlığımı koyultuyor. Öyle ki dışarı çıkmak gelmiyor içimden. Arada bir, o da güneş çıkarsa arkeoloji müzesine kadar gidiyorum. O kadar işte daha fazla değil. Ruhumun yorgunluğu ağırlaştırıyor yaşlanmayı unutan bedenimi. Görece iyi bir günümdeysem ya da ilgimi çeken bir ziyaretçi olursa takılıp peşine gölgeli galerileri dolaşıyorum. İçinde yaşarken kıymetini bilmediğim eşyanın, taşın, duvarın, kılıcın, aletin edevatın, sekiz kollu şamdanların, buhurdanlıkların ve ona ait mücevheratın arasında geçmişin hayaletlerini kovalıyorum. Ona, yani ilk yoldaşım Sofya’ya. Sofya prensesim. Güzel siyah saçlarında bahar rüzgârlarıyla, beyaz etekleri uçuşarak çıkıyor koridorlardan imparatorluk locasına. Bazen kucağındayım, bazen arkasında. Başında altın yapraklardan örülü zarif bir taç var. Koştukça dalgalanan saçlarının arasından parlayarak gözlerimi alıyor. O taç şimdi üçüncü kattaki küçük salonda.

Bu salondaki memur müzedekilerin en dostanesidir. Kapı görevlileri, koruma polisleri, gişede bilet satan saçları sonbahar sarısı genç kadın dâhil. Şanslı sayıyorum kendimi. Uğradığımda yavaşça mırıldanarak geçerim yanından. Bir ziyaretçiye bilgi veriyorsa usulca alır bakışlarıyla. Uygunsa yanına çağırıp tüylerimi okşar. Diyalog olduğunu düşündüğü bir monoloğa girişir hemen. Sahiden anladığımı, kırmamak için sabırla beklediğimi bilse Tanrı korusun fücceten… Neyse, oğlum deyip durmasa bari. Büyük büyük büyük dedeleri Dağıstan’dan varıp geldiğinde bin yaşındaydım muhtemelen. Mırinsaf! Sabır taşı değilim ben de. Bazen bir pençeyle susturasım gelmiyor değil ya, tutuyorum kendimi. Çünkü o da onlardan biri. Bedeni boşluktan, ışıklı, uçucu, belli belirsiz mavi bir çizgiyle ayrılmış olan o insanlardan, bilirsiniz. Benimki de boş mır işte. Nerden bileceksiniz.

Yeterince sevip, oyalandığına kanaat getirdiğini hissettiğimde bir punduna getirip sıvışırım yanından. Sofya’nın altın yapraklı tacının olduğu camekâna seğirtmem dosdoğru. Aksine geciktiririm. Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda Alman bir tıp profesörüne yarenlik etmiştim ötedeki fakültenin bahçesinde. Dost sohbetlerinde kulağıma iliştiği kadarıyla, o hazzın ertelenmesi diye tarif ederdi benzer durumları. Benimki de o hesap işte. Orada olduğunu bilince, ağırdan alırım olabildiğince. Sonunda sırça fanusun önüne vardığımda uzanıp gerilen bedenim heyecandan tir tir titrer. Ölmeyi unuttuysam da aşkı unutmadım herhalde. Aklınızdan geçen şeye bak. Hem sonra öyle olsa bunca camii, kilise, müze, saray, bahçe, park, sarnıç, medrese, tekke, zaviye, türbe, yatırla çevriliyken ne işim var hafta sekiz gün dokuz üçüncü kattaki küçük salonda.

Bazen başıma olmadık işler de gelmiyor değil bu gezintilerim sırasında. Geçen gün girişin solundaki antik çağ salonunda turlarken, üzerindeki rölyefleri çok beğendiğim bir lahdin kapağının bilmem ne sebeple yana kaydırılmış olduğunu fark ettim. İçinde olmak nasıl bir duygudur merak ettim. Bir sıçrayışta çıktım üstüne, aralıktan süzülüverdim. Serin, nemli, karanlık. Değmezmiş diye düşünüp çıkmaya yeltenirken iki görevli gelip kapağı üstüme kapatmasın mı. Kanım çekildi, öylece donup kaldım. Müzenin kapanış saati de yakındı, Sofya’nın tacına bir göz atıp çıkacaktım, nereden esmişti de dalmıştım o acayip salona. Akşamın sessizliği çöktü. Saatlerce gece bekçisinin ayak seslerini bekledim.

Topuklarının mermer döşemede çıkardığı tıkırtıları duyunca bastım feryadı. Başkası gecenin orta yerinde o lahdin içinden boğuk çığlıklar geldiğini duysa, emekliliğini de yakıp arkasına bakmadan kaçardı. Yürekli adammış. Mıravo! Geldi tüm gücüyle ıhlaya tıslaya ittirdi kapağı da, belediyenin çöp tenekelerinden fırlayan yeni yetmeler gibi dışarı atlayıverdim bir hışımla. Niye içerde kalmaktan korkuyorsun ki, nasılsa ölmeyeceğini biliyorsun diyeceksiniz. Klostrofobi var bende. Yıllarca fark etmediklerini düşünsenize. Kapalı yerde kalma korkusu canım işte. Tababetle ilgili bilgimin çoğunu borçlu olduğum o Yahudi hocadan söz etmemiş miydim size? Ettim mi yoksa? Mırbuyrun! Bazen unutuyorum bir gün önce ne yediğimi bile.

Kimileyin elimde olmayan nedenlerle uzayan kısa gezintilerim dışında genellikle buradayım. Hafta sonlarıyla tatil günleri yine fena değil de hafta içi değişik bir insan yüzü görmeye hasret kalıyorum. Muvakkithanedeki saatin tik takları duyuluyor neredeyse. Öyle tenha. İki hafta önce yerden tavana kadar iskeleler kurdular. Güçlendirme çalışmaları yapıyorlar. Olası yer sarsıntılarına karşı tedbir alıyorlarmış. Mır! Ne olsa eski bina. Eşya da bir yere kadar dayanabiliyor zamana. Sağlammış yine. Kaç neslin gelip geçtiğini düşününce, kaç kış, kaç bahar.

Akşam olup el ayak çekildi mi iskelelere vuruyorum kendimi. Bir aşağı, bir yukarı. Her açıdan görmek hoşuma gidiyor kaç bin yıllık evimi. Avizeleri, levhaları, mozaikleri, minberi, sunağı, tavan resimlerini. Biraz hareket etmenin yararına da inanırım doğrusu. Adet ettim uyumadan son bir kez en tepesine çıkıyorum iskelelerin. Derince nefesleniyorum, sonra dört ayağımı açıp salıyorum bedenimi alt katın göbeğine. Mırgörün! Böyle küçük eğlenceler de olmasa sonsuzluk çekilecek dert değil.

Dün gece yine bıraktım kendimi iskeleden tepe aşağı. Bizim gece bekçisi görmüş, Sade diye bağırarak koşturdu. Daha yeni düşmüştüm ki tercih ediyorum biraz dinlenmeyi kalkmadan önce. Toparlanmak zorunda kaldım tabii bu gelince. Benim adım Teo. Beni benim olmayan isimlerle çağırma desem anlar mı? Anlarlar mıydı? Fakir, Gece, Behlül, Piyer, Lokma, İncir, Üzüm (Yok daha neler!), İs, Karam, Kurum, Mirim… Adam sen de. Hangi birini düzeltecektim. Alı al moru mor.  Ödümü kopardın, dedi, seni gidi eşşoğlusu. Çopur suratının ortasına bir tırmığı hak ediyordu esasen ama babandır gibisinden hırlamakla yetindim. Bedeni boşluktan ayıran malum mavi çizgi. Bakmayın iyi çocuktur Rıfkı. Yine de birkaç hafta kaybolmak fikrini o anda düşürdü aklıma. Semte çıkıp bizim serserilerle takılırım. Bakınsın dursun. Bir dahaki sefere de pul pul dökülüp akan egzamalı kulağı ağzından çıkanı duysun.

Gel de süt vereyim biraz dedi arkamdan. Duymazdan gelip yürüdüm. Geceleri üst koridordaki nişte yatıyorum. Burası bana ilk evimi en çok hatırlatan yer. Sofya ile yaşadığımız kadim saray. Beyaz has ipek çarşafların üstünde, kolunun altına kıvrılırdım. Duvardaki mumlardan süzülen bal renkli ışık Sofya’nın üzerime örtülüp tüylerimle karışan saçlarını aydınlatırdı hafifçe. Gözlerimi kapardım. Onu kendi türümden olmayana duyduğumdan bu sonsuz yaşamla cezalandırılan ben, aşkı saklıyorum içimde. Peki ya mutluluk? Neydi sahi bir kelimeden başka?

Yanlış görmüyorsam mavi beyaz çizgili bir tur otobüsü geldi. İçeri girerler mi acaba? Gişeye doğru yürüyorlar. Japonlar galiba. Kapanışa en fazla bir saat var. Neyse! Olmazsa tekrar gelirler. Ana kapıya gideyim de karşılayayım bari. Severim Japonları. Biraz da mağazada vakit geçiririm. Sonra karışırım son konukların arasına. Vın! Mırveda demiyorum. Görüşürüz nasılsa. Kat otoparkları, tramvay gürültüsü, elektrik telleri, zevksiz oteller ve daha zevksiz lokantalar ve kötü müzik ve trafik. Karmaşa kıyamet, anlamsız telaşlar, iç burkan bir sefillik. Ne yana dönsen başka türlü çirkinlik. Yine de en kötüsü kaygılı, karanlık, asık, yoksun, mutsuz, umutsuz, gözünün feri kaçmış insan yüzleri. İnanır mısınız düşüncesiyle bile yoruldum şimdiden. Hiç belli olmaz. Döner gelirim bakarsınız planladığımdan da erken.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış