Hasan Güçlü Kaya Söyleşi / Nil Sakman

Ölümsüz’ü büyük ölçüde hayaletler ve ölülere dair bir şiir olarak okudum. Kendi yarattıkları cehennemde, cennet için yanıp tutuşan çoktan ‘çürümüş benlik tekrarlarının’ toplamı olan korolar, sözde bir toplumsallığın ve bu toplumsallığın yine sözde birey anlayışının parodisi olarak çıkıyor karşımıza. Modernitenin insanlık projesi çöktü. Bunu biliyoruz. İnsan varlığınınsa ontolojik bir değeri vardıysa bile bunun neye karşılık geldiği bugün belirsiz. Bu çerçevede modern insanın hakikat deneyimi ya da hakikat ile kurduğu ilişki için ne söylemek istersin? Bu hakikat deneyimi günümüz şiirinde ne nitelikte bir karşılık buluyor?  

İnsan merkezli dünyanın çöküşünde üç devrimin, Kopernik-Galileo, Marx ve Freud’un teorik devrimlerinin etkili olduğu kabul edilir. Bu kabule göre kozmik düzeyde, dünyanın merkezinde bulunduğu evren fikrinin, bu merkez-dünya çerçevesinde geliştirilen, örgütlenen teolojinin çöküşü Kopernik ve Galileo ile gerçekleşir. Tüm semavi dinlerce eşref-i mahlukat olan insanın (yani erkeğin, biliyoruz ki kutsal kitaplar “insan” derken “erkek” demek istiyor) özdeşleştiği,  yatırım yaptığı, kendini yansıttığı dünya fikri, Güneş’in doğudan batıya ilerlemediğinin, dünyanın değil, güneşin merkez olduğunun anlaşılmasıyla sarsıldı. Ne de olsa bütün hayvanların, bitkilerin insanın emrine amade olduğu o kutsanmış gezegen kendini aşan bir sitemin sadece sıradan bir uydusuydu. Marx “insan”ın ve “insan doğası”nın bir ideoloji olduğunu savunuyordu. Aydınlanma filozoflarından Hume, Locke ve Rousseau’nun insan doğasına (“insan iyidir”, “insan kötüdür”) karşı, üretim ilişkilerince belirlenen, sınıf mücadeleleri içinde devinen ve şekillenen tarihselliği koydu (bugün sağın, liberal kapitalizmin “insanların eşit olmadığı, doğaları gereğince kimilerinin yöneten kimilerinin yönetilen olmaya zorunlu olduğu” yolundaki yaygın sokak görüşü bir “insan” ve “insan doğası” ideolojisi olarak varlığını güçlü bir şekilde devam ettiriyor). Üçüncü adım Freud: insanın ve uygarlığının bilinçdışını/bilinçsizliğini keşfetti. Freud’la birlikte tartışmalar daha özgülleşmiş, bir fail olarak insanın ve toplumunun bastırılmış dürtüler üzerinden kompleksleşmiş nevrotik karakterine dair çözümlemeleri sosyal bilimlere (Frankfurt Okulu), edebiyat eleştirisine (psikanalitk eleştiri), sanata (sürrealism) sirayet etmişti. Yirminci yüzyıl insandan çok insanın temsil etme biçimleri üzerine yoğunlaştı, kültürü, dili, göstergeleri yapısalcılıktan post-yapısalcılığa, feminist eleştiriden, şizoanalize (Deleuze-Guattari) pek çok alanda tartışıldı, tartışılmaya devam ediyor. Kabaca özetlediğim bu yolculuğun genel olarak “insan”ın yanı sıra ve ötesinde “özne”yi sorunsallaştıran bir yanı var. Çok değil, bundan yetmiş iki yıl önce, İkinci Dünya Savaşı’nda, 45 milyonu sivil, 25 milyonu asker olmak üzere yaklaşık 70 milyon insanın öldüğü hatırlanırsa bu eğilimin, kaygının nedeni anlaşılabilir. Modern Türkiye edebiyatında hümanist damar güçlü olmuştur. “İnsan olmak” gibi bir değer vardır. Bunun sorunsallaştırılmadığını, Hasan Ali Yücel’in, Yahya Kemal ve Yakup Kadri’nin ortaya attığı Nev Yunanilik fikrinden (Türk kültürüne Latin ve Yunan klasiklerinden bir köken kazandırma fikri) yola çıkarak, hümanizmayı batı edebiyatlarından çevirilerle inşa etmeye çalıştığını ve devlet garantisi altına aldığını görüyoruz.  Benim bildiğim kadarıyla modern Türkiye şiirinde ilk anti-hümanist şiir (ne ilginçtir ki) Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel’den (demek ki artık devletin/CHP’nin değil, TİP’in alanındayız) gelmiştir. “Epigram” adlı bir şiiri var Can Yücel’in. Çok önemli bir şiir olduğunu düşünüyorum:   

Epigram 

Marx'ın da pek sevdiği bir Latin sözünü anımsıyorum 
Nihil humanum mihi alienum est 
Bu sözün altına ben de imzamı basıyorum 
İnsana ilişkin ne varsa kabulüm 
Şu hümanistler hariç
 

Sınıf çelişkisini örten diğer ideolojilerin(din, milliyetçilik v.s.) yanına bir de hümanizm eklenmiştir böylece. Ama hâlâ insanın alanındadır Can Yücel. İnsanın da diğer türler gibi bir tür olduğu ve diğer türlerle, hayvanlarla, bitkiler alemiyle ilişkisinin sorunlu olduğu düşüncesi çok sonra girecektir şiire. Benim okuduğum kadarıyla günümüzün öncü şiiri, işçi devriminin ve insanın kendini emeğiyle gerçekleştirmesinin yanı sıra ve ötesinde işçilerin ezen-ezilen ilişkisini doğaya taşıyıp taşımayacakları, örneğin hayvan öldürmeye ve yemeye devam edip etmeyecekleri gibi sorularla meşgul. Şiirin hakikat arayışı daha yoğun, derin mecralarda kendini geliştirerek ve zenginleştirerek sürüyor.

 

 

Ölümsüz aynı zamanda tarih içinde yürüyen, yolculuk eden bir şiir. Özellikle de kitaba adını veren ikinci bölüm göçebe bir niteliğe sahip. Bu yürüyüş, belirli bir sıra takip etmiyor. Kendine has durakları var. Uğradığı bu duraklarda farklı şiir olasılıklarıyla (sembolizmden fütürizme kadar), ‘anlam’ ile ‘deneyim’ ve/veya ‘anlam’ ile ‘hakikat ifşası’ arasındaki sürekli ertelenen ilişkinin dilde karşılık bulma imkansızlığı ile de yüzleşiyoruz. Benzer biçimde şairin personası da sürekli bir değişim içinde. Farklı veçheleri var. Ataları ile kurduğu ilişkide okuru kendi parodisinden de eksik etmiyor. Dili ve anlamı aşındıran bir üretim bugün halen mümkün mü? Mümkün ise bu olasılıktan ne bekliyor ya da umuyoruz? Ve belki buradan bir nebze Agamben’e sıçrayarak sorayım: İnsanın dilden bağımsız bir sesi var mı? Yoksa bu olasılığı çoktan yitirdik mi?  

Uzunca bir süre totolojiyi bir şiir yöntemi olarak kullanılıp kullanamayacağım üzerine düşündüm. Bir şeyin tamlığı, bir önerme olarak zorunlu doğruluğu, yanlışlanamaz olması, aynı zamanda onun değillemesinin zorunlu olarak doğru olduğu anlamına gelir çünkü. Bunu karanlıkla açıklayabilirim belki: ormanda zifiri karanlıkta yürümek gibi bir alışkanlık edinmiştim bir zamanlar. Bulutlu gecelerde, hiçbir ışık kaynağının olmadığı gecelerde tüm doğayı görünmezleştiren bir karanlık kaplardı. Bu karanlığın her gün gördüğüm bir çınara ya da çam ağacına ne yaptığını anlamaya çalışıyordum: aslında onu gizlemiyordu, onu tamamen doğruluyordu. O ağacın gövdesinin, her dalının, her yaprağının olumsuzlamasıydı karanlık, onu olumsuzlaması için, o güce erişmesi için her zerresine kadar olumlaması gerekiyordu, onu o kadar doğru tanımlıyordu ki, yok ederken aslında tümüyle açığa çıkarıyordu. Şöyle düşünüyordum: dil eğer maddeyi tıpkı karanlık gibi tümüyle kapsar ve işgal edebilirse o maddeyi temsil etmenin ötesine geçer, o maddenin kendisi haline gelir, zorunlu olarak kendini imha eder, maddeleşir. Bu şekilde çok çalıştım, Ölümsüz’de bu çalışmaların etkisi var, bir çerçeve olarak var en azından ama yöntemim başka bir hal almaya başlamıştı; karanlıktan daha etkili bir başka araç keşfetmiştim çünkü: sis… Uzun bir süre inzivada yaşadım ben, sabahları kalktığımda evimin çevresi sisle kaplı olurdu kışları. Sis maddeyi ne olumlar ne de olumsuz kılar. Hem görünür hem de görünmez bırakır, her şey yok olmak üzere oradadır, var olmak üzere yoktur. Bu bende tuhaf bir etki yaratmaya başladı zamanla. Özgürlükle karışık neşe duygusu diyebilirim bunun için. Neredeyse ölüme denk, ölümle eşitlenmiş bir mutlak özgürlük hissi. Heidegger Sanat Eserinin Kökenleri’nde yeryüzü ve dünya arasında açılmış bir yarıktan bahseder. Yeryüzü tüm kapalılığı ve bilinmezliğiyle doğanın alanıdır, dünya ise tarihin; bu iki alan birbirini tamamlayan, besleyen alanlar değildir, tam tersine o yarığı sürekli açık tutarak bir tür savaş alanı yaratırlar. Bu mesafe, bu yarık şiirsel eylemin kaynağıdır ona göre. Ben bu eylemin dile ilişkin bir eylem olduğunu düşünmüyorum, deneyimlerim beni oraya sürüklemedi. Şiir bir tanık olarak oradadır, bu gerginliğin endişesi, neşesi, dehşeti o şiirin dilini yaratır.  

Şiirsel duyumsama bir dönüşüm olasılığı barındırıyor mu? Yoksa poetik epifanilerimizi unutma, ‘tatlı bir anı’ bir ‘huşu anı’ kılıp bir kenara koyma eğiliminde miyiz?  

Sosyal bilimler, felsefe ve edebiyat arasında (söze, dile ve yazıya dayalı disiplinler arasında) bir ayrım görmüyorum, hiç görmedim . Şiir yazmak teorik bir çalışmadır bana göre (“Theorein” fiilinin “seyretmek”, “gözlemek” demek olduğunu hatırlayalım Eski Yunancada). Bu yüzden anlık bir ilham değildir söz konusu olan, yazarın ömür boyu üstlendiği teorik bir sorumluluk söz konusudur. Bu sorumluluğun hakkını vermeye çalışır her yazar.  

İnsan kendi trajedisine kahkahalarla gülmeyi beceremiyor. Ölümsüz, bu vahşi kahkahanın eksikliğine de vurgu yapıyor. Kendine, kendi kendine var ettiğin trajediye kahkahalarla gülememek, yaşama bir biçimde maruz kalmış nesiller için neden bir kader? İnsan kendi trajedisine gülmek konusunda neden bu kadar sakınımlı? Bugün şiir halen bu barbar kahkahaya açılma olasılığını barındırıyor mu?  


Kafka’nın Davayı okuduğu bir kitap seansı sırasında yer yer kendini tutamayıp güldüğü söylenir. Deleuze’ün “Göçebe Düşünce”de Nietzsche’yi değerlendirirken bu olayı da anlattığı benim çok sevdiğim bir pasajı var:  

“Nietzsche’yi okurken gülmeyenler, hem de sık sık, bol bol gülmeyenler zaman zaman gülmekten iki büklüm olmayanlar onu hiç okumasınlar daha iyi. Bu yalnız Ni­etzsche için değil, karşı-kültürümüzün ufkunu oluşturan tüm ya­zarlar için geçerlidir. Çöküşümüz, yozlaşmamız her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. Max Brod bile Kafka Dava’yı okuduğunda izleyenlerin kahkahalarını tutamadıklarını söyler. Ya Beckett? Onu da gülmeden, bir sevinç anından diğerine geçmeden okumak oldukça zor. Bir gösterenden diğerine değil, kahkahadan kahkahaya… Büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar. O sefil özseverliğimizin acıları ya da suç­luluğumuzun dehşeti değil. Buna “üstün insanın güldürüsü” ya da “Tanrının soytarılığı” diyebiliriz. Büyük kitaplardan, çirkin, umut­suz, ürkütücü şeylerden söz ettiklerinde bile tarifsiz bir sevinç fış­kırır. Her büyük kitap şimdiden bir dönüşüme yol açmakta, sağlıklı yarınlar yaratmaktadır. Kodlar birbirine girdiğinde gülmemek ola­naksızdır. Düşünceyle dışarısı arasında bağlantı kurduğumuzda coşkulu kahkahalar patlar: açık havada düşünce böyledir. Nietzsche sık sık iğrenç, bayağı, sefil saydığı bir şeylerle karşılaşır. Ve Ni­etzsche güler, mümkünse gülünçlüğü daha da arttırmak ister. Ha gayret der, yeterince iğrenç değil; ya da: mükemmel bir iğrençlik örneği. Bir başyapıt, zehirli bir çiçek, sonunda “insan ilginçleşmeye başladı!”  

Eski Yunan tragedyaları üçleme (trioloji) değildi bildiğin gibi, dördüncü bir oyun daha vardı (tetraloji). Dördüncü oyun ilk üç oyunun parodisiydi, farsa kaçan, grotesk, karnaval havasında, alaycı, başıbozuk… Benim Ölümsüz’de yaratmak istediğim bu dördüncü oyundu ama kitabın son şiiri İsimsiz hiç beklemediğim bir şekilde bu gidişi bozdu. Türkiye’de 7 Haziran seçimlerinden bu yana yaşadıklarımızla ilgili bu. Sakatlandığımı hissettim, hissediyorum, pek çok kişinin böyle hissettiğini biliyorum. Bu kâbusu dağıtacak bir kahkaha atacağıma dair umudum olmasa devam edemezdim. O kahkaha mutlaka gelecek bir gün içimizden. Buna inanıyorum.  

Ölümsüz’ün kendine has bir ritmi var. Aksak, durağan bir ritim ile müthiş bir hız arasında gidip geliyor. Esleri ise uzun, bir dehşet anı gibi. Dil, duyumsama anlarında ne türde kırılmalara neden oluyor? Duyumsama ya da deneyim ile dil arasındaki aporia ile nasıl ilişkileniyorsun? Üretim sürecinde duyumsama anları ile yüzleştiğin belli. Bu deneyimden söz eder misin biraz?  

Balkona yağan femur kemikleri, sokakta oturan bir göçmen, bacasız bir dam, kayıpların kaldığı oteller, bir orman yürüyüşü, bir rumeli türküsü, benden beş dakika sonra patlayan bomba, boşaltılmış bir köy, kokusuz bir mutfak, kar, bitmemiş yolculuklar, beklemek, bekleyenler, istasyonlar, otobüsler, ölüler… Sayısız duyumsama anlarıyla, yaşantılarla örülü şiir. Bunları anlatmaya uğraşmadım hiç; içime girdiler ve bünyeme yerleştiler; sonradan, yavaş yavaş kendilerini serbest bırakmam için zorladıklarında kendi kendilerini inşa ettiler. Ben değil de onlar kendilerini dillendirdi, bana ait bir eylem gibi değil, bir oluş olarak varlar. Cézanne’ın resimlerine benzetiyorum bazen bunu: tuval dışarıdan, ressamın eliyle boyanmamıştır da bir pas, bir küf gibi, tuvalin kendi mevcudiyetinde kendiliğinden içeride oluşmakta olan, dışa doğru belirmiştir adeta. Benim hakikat iddiam bu sanırım.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış