Koridor / Feyza Akbulut Öner

KORİDOR

 

 

 

“ İnsanın bir tek ve hep aynı yaşamı yoktur. Peş peşe eklenen birçok yaşamı vardır ve çektiği acıların da nedeni budur.” Chateaubriand

 

Dışımdan çok içimden konuştum hep. Kendimi bildim bileli böyle bu. Asıl dilim içime kaçtı bir gün. Yuttum onu. 

Küçük çocuklar dillerini yutarsa telaşlanmazmış kimseler. 

Bekledim bu yüzden. Yeterince bekledim birinin fark etmesini. Sonra kâh içimden kâh dışımdan konuşurken buldum kendimi. İçimden olması lazım gelen dışımdan çıktı çoğunda. Yanımdakilerin anlamsız bakışlarını fark ettikçe anladım bunu.   Susmaya o zaman alıştım. Ben alışınca herkes alıştı birden. İçimde, inadına, dörtnala koşturan sözcüklerin tozu dumanı arasında kaldım. Ağzımı açsam dünyayı basacaklarından korktuğum zamanlar oldu.   İki eli ağzında sımsıkı kapanan bir çocuktum ben. Parmaklarımın ardından nefes alıyordum. Gemi azıya alan düşüncelerim kaçıyordu nasılsa ağzımdan. Kime, neyi, neden anlattığımı bilmediğim anların ortasına düşüyordum. 

Zamanla,  muhatabımı  oyalayıcı  mimikler  geliştirdim;  durumu  kurtaracak beylik laflar... Çoğu boşunaydı. Kabullenmeden önce apaçık itirafı da denedim. Durumu daha karmaşık hale getirmekten öteye gidemedim. Vazgeçtim sonunda. Yeterince büyümüştüm galiba. 

Son zamanlarda hiçbirine ihtiyaç duymuyorum. Muhatabımı kaderiyle baş başa bırakıyorum. Muhatap için bakınız TDK Sözlük.

Daha az önce   “ O zaman tüm dünya, başka bir şeyin metaforu Sayın Neruda,” dedim manavda. Çakır domateslerimi özenle seçen, tombalak gövdesinin yorgunu bacaklarını sürüyen adam bakakaldı yüzüme. Sözleri üzerine alındığı için anlamasına yardımcı olmamı istedi gözleriyle. Kısacık bir andı. Beklediği açıklama gelmeyince, bıraktığı yerden devam etti çakır domates seçme işine. Kirpiklerinin arasından devam etti düşünmeye yine de. İzlemiş olabileceğini  sandım  o  filmi.  Para  üstünü  verirken  “  Adım  Salih,” dedi.    “Bir  daha gelirsen…” 

Gerisi bir park yeri kavgasının sesleri arasında yitip gitti. Yürürken cümleler ekledim o boşluğa.  Hiçbiri  doldurmadı  manavın  tombalak  gövdesini.  Bir daha  gideceğim. Hatırlamayacak belki, olsun. Adıyla sesleneceğim ona. Unutmak istemem hayatımda olmayacak  insanları.  Alırım  yanıma  bir yanlarını.  İster  iyi  olsun  ister  kötü.  İçimde tanımadığım ne çok insan var bir bilseler. Kiminin adını alırım böyle, kiminin yürüyüşünü, kiminin acısını, kiminin küfrünü, kiminin çiçek bozuğunu, kiminin saçındaki kepeği, kiminin kuşkusunu, kiminin asaletini, kiminin yemek yiyişini, kiminin kibrini atarım içime… 

Hayatımda olmayacak insanların bir şeyleri olsun isterim bende. 

Yürürüm. Yürümek varmakmış gibi gelir bana. Dilediğin yer olmasa da illaki varırsın. Aklının alacağı yolu en çabuk ayakların alır. Şimdi de denize çekiyor ayaklarım. Elimde çakır domateslerimle, trafiğe aldırış etmeden, geçiyorum karşıya. Bir iki korna çalan oluyor. Kasık acım var benim umursamıyorum. Kuyruk acım da var aslında. Falcı kadınlara da yüz vermek istemiyorum. 

Kordon’a bıraksam bir an önce kendimi. Kordon, diye tekrarlıyorum yürürken. Yedi ayrı anlamı var; buraya adını veren yedincisi. Bakınız TDK Sözlük. Bu bakınız kısmı ayrıca hoşuma gidiyor.

Banklara hiç oturmam. Sonradan ve sonradan defalarca doldurulan, kıyıdaki, beton duvarın ahşabına otururum her seferinde. Yine öyle yapıyorum. Bir süre belli bir şeyi düşünmeden bakmaya çalışıyorum etrafa. Mümkün olmuyor. İzliyorum insanları, denizi, martıları, balıkçıları, vapurları, güvercinleri, spor yapanları, tartışanları, yalnız olanları, köpekleri, oltanın ucundakileri, simitçinin vitrinindeki yazıları, değnekçiyi, kitapevine girip çıkanları, alış-verişten dönenleri, an be an geçmişe akan zamanı… 

Şimdi dediğimiz an bile şimdi değil aslında. Şimdi taklidi yapan bir yakın geçmiş ancak. Bunun için kurtulamıyorum geçmişten. Geçmiş, hiç geçmeyen tek şey belki de. 

Şu kendini İngiliz Buldog sanan Terrier gibi komik bir bağırış tıkanıyor ansızın boğazıma. Mutlu sayılabilecek şimdim bir anda akıp gidiyor elimden.  “Mammella!!” “Dove!!”  “Mammella !”  diye içime ağlıyorum. Her şeyin bulanıklaştığı o anlardan birinin içine düşüyorum ansızın. 

Ne kadar kaldım böyle bilmiyorum ama kedi düğünlerinden bahseden çocuğun konuşmasına dikkat  kesilmeyi başardım sonunda. “Kedi düğünlerine gitmeliyim anne!” diyor çocuk. “Kız kedilerle erkek kediler evlenecek ya; kabalık olur sonra onlara. Hem ben okşayıcı palyaço olurum; düğüne gelen kedileri okşarım teker teker. Çok mutlu olurlar, değil mi?”  Israrcı ikna konuşmasına, sesiyle gülümseyen bir kadın da eşlik edince kendime geliyorum iyice. Yanı başıma ne zaman oturmuş olabilirler, diye geçiriyor aklımdan. 

Kadınla göz göze geliyorum istemeden. Dingin bir su akıyor bakışlarında. Çocukla sohbetini kesmeden gülümsüyor; zarif, olgun, en önemlisi de mutlu bir duruşu var yüzünün. Küçülterek denize atıyorlar poşetlerinde getirdikleri ekmekleri. Belli ki bir rutinleri var. Belli ki olağan bir gariplik içindeymişim. Ufaklık, büyüklerin kelimeleriyle ama coşkuyla anlatıyor çocuklara özgü bir zamanı. “Bugün çizdiğim projeyi babama vermeliyiz akşam,” diyor şimdi de. “Bir dinozor heykeli bir de çita heykeli olacak kapısında. Begonvil ağacımızın hemen önüne yapacak ustalar. Sonra bir de amcamın vereceği yavru için bir yuva yapmalıyız bahçeye… Sen de hep bir ağaç evin olsun isterdin…” susmuyor. İçimdeki ses kadar güçlü bir   arzuyla   konuşuyor.   Dilimi  yuttuğum   yaşlarda   olmalı.   “Ama…”   diye   gerçekçi açıklamalarla sürdürüyor kadın muhabbeti. Çocuğun dediklerinde bir mantık hatası varmış gibi değil de koşulların mantığını çocuğa yaklaştırmaya çalışır gibi üstelik. Sanki dünya çocuğun kafasının içinden çok da uzak değilmiş; uzaksa bile biraz akıl yürütme ve gayretle yaklaşabilirlermiş gibi yapıyor bunu. Elimde olmadan kâh çocuk oluyorum kâh kadın. O kadının hayatını çakır domateslerimin arasına özenle bırakmak istiyorum. Benimmiş gibi kalkıp gidebilmek buradan. 

Telaşlanıyorum  bu  düşünceden.  Çocuğa  kıyamıyorum.  Hep  böyle dışından konuşmasına dingin kalamam ki ben, yapamam. Susmasın bu çocuk. Dünyada güzel düşler gören çocuklar olduğunu bileyim. Böyle anneler düşleyebileyim. 

Aşina olmadığım bir ezgisi var ikisinin kelimelerinin. Ben Fadolara alışığım. Onlarınkini bir türlü çıkartamamamın sebebi bu değil ama. Kafamı toparlayamıyorum. Olsa olsa, diye düşünerek demliyorum çayımı. Tezgâhın üzerinde sergiye dönüşen bulaşıklara takılıyorum. Yumurta tavasındaki karınca birliğini gözlüyorum bir süre. Aslında şu anda hangi anın içinde olduğumun farkına varmak için seçtiğim bir yöntem sadece. Karıncalar bunu bilmeden ilerliyor prizin içinde kalan bir geçitte. Gri seramiklerdeki küçük adımlarını takip ederken başım dönüyor. Midemin bulantısı daha fazla duramıyor içimde. Kusarak banyoya ulaşıyorum. Buz gibi suları tepemden aşağı boca ediyorum; koynuma, yüzüme, kollarıma. Musluğa tutunup kalıyorum. Uğultulu bir karanlıkta gözlerimi açamadan bekliyorum. Karanlık bir döngü, bir kara delik… 

Bulanıyorum.

Gökkuşağına boyanmış bir tavşan çıkageliyor sonra delikten. Dönerek ve hızla yaklaşıyor. Nefesimi tuttum. Savruldukça karışan bir kuşak… Ebemin kuşağı var mıydı hatırlayamıyorum. Gerçi hiç ebe demedim büyükanneme. Dedim mi yoksa(?)  Ebe olurdum ama oyunlarda. Saklanmaktan daha eğlenceliydi. Sobele(n)me halinde sıkışıp kaldım bu sebeple. 

Tavşan burnumun dibine kadar girdi. Gözleri kan çanağına dönmüş iki ayrı dünya; kocaman. Döndükçe ağarıyor ortalık. Bütün renkler kayboluyor. Bebek çoraplarının beyazı kalıyor geriye.  Kaçmalıyım. Koşuyorum. Beyazlığın ucunda iki kara patik,  bir aşağı bir yukarı debeleniyor. Sarkaç. Raks eden bir tavşan; göremiyorum ama orada biliyorum. Siyah beyazın girdabına doğru yuvarlanıyoruz. Peşimizde maça ası ve kupa kızı orduları… Kahkahalar atan çirkin bir kral sobelemeyi bekliyor. Havai fişeklerin bombardımanı… Gökyüzünden şemsiyesiyle inen, uykulu bir ayıcık kucağıma düşüyor.  “ Tavşan deliğini bulmalısın. Seni bekleyen bir çocuk var orda,” diyor esneyerek. Uykuya dalmadan önce “Morfeus yakında gidecek,” diye ekliyor. 

Sol mememden süt damlatarak uyanıyorum. Bebeği boğmadığıma şükrediyorum. Belki de etmiyorum. Ağzının kenarından çekiyorum meme ucumu. Ne de güzel uyuyor. Nasıl bir yere gidiyor, ne yapıyor rüyalarında? Terlemişim. Geceliğimi çıkarıyorum. Canım kahve çekiyor; sigara... Emzirirken içmemeliyim, biliyorum. Mutfağa gidip ısıtıcının düğmesine basıyorum. Fokurtu gecenin yarısını kaplıyor. Bebeği uyandırmayacak bir cd seçiyorum. Ciğerlerime derin bir nefes çekiyorum. Pencereden dışarı sarkıyorum. Kendimizi küçük hücrelerimize kapatmaya nasıl karar vermiş olabileceğimizi anlamlandıramıyorum. Bu daireyi tuttuğum günü hatırlıyorum. Emlakçının gösterdiği bilmem kaçıncı evdi. Tek bir kıstas için haftalarca dolaşmıştık; koridoru olmayan bir ev… 

O  süreçte  anladım tavşan  mantığıyla  yuvalar  yaptığımızı.  Koridor  koridor evler gördüm.  İçlerine  girmemle  çıkmam  bir  oldu.  Emlakçının  “  Orası böyle,  burası  şöyle,” demeleri fayda etmedi. Evlerin nesi olduğuyla ilgilenmiyordum ki nesi olmadığıydı tek derdim. Bu daireyi tutacağımdan emindi adam o gün. Laf kalabalığı yapmamıştı. Yalnızca banyoya geçilen kısım andırıyordu koridoru ama emin olamazdın. Yuva, diyebilirdim buraya. 

Evden çıkanların bıraktığı, kenarları oymalı aynayı ona verdim. “Siz birini bulursunuz,” dedim. Ne eski eşyaları severdim; ne antikacıları, ne de alaturka parçaları. Eski sözcükleri severdim yalnız. Çelişkiliydi bu durum. İçimden atamadığım eskiyi, dışımdan söküp  atardım  kolayca.  İçimdekini  de  çat  pat duyduğum  dillere  çevirerek yabancılaştırıyordum kendime. Böylece eski olmaktan çıkıyordu hislerim. Yeni bir acının üstesinden gelmek daha kolaydı çünkü. “ Nana Iveri !” deyince başkasının yasını dillendirirmişçesine eksiltirdim içimi. 

Beyazlık hortlak gibi yakamda duruyor. Bebek ağlaması duyuyorum derinde. Ne zaman anne oldum ben? Anlar birbirine geçti iyice. Hep aynı girdaptayım. 

Anne? Çocuğu olan kadın, diye açıklıyor TDK Sözlük. Yanılıyor. Artık başkasının yörüngesine girmiş bir cinsiyetsizim aslında. Ne giydiğimin nasıl göründüğümün bir anlamı yok; ya da ne istediğimin. Memelerim cinsiyet belirleyicisi olmaktan çıktı epeydir. Hatta türler arası geçiş için bir köprü yalnızca. İneklere, gün gelip, bu kadar kafa yoracağım aklıma gelmemişti. 

Yoğunlaşamıyorum. Ne iş yaparım, nereye giderim, neden kaçarım? Hiçbir anda uzun süre kalamıyorum. Majör depresyon belirtileri gösteriyor olmalıyım. Bebek ağlıyor derinde.  Kulaklarımda Jefferson Airplane  söylüyor:  White Rabbit.  Bu  bebek  birkaç  aya kalmaz  bana  “Anne,”  diyecek.  Belki  diyordur ama  aynı  dilde  konuşamadığımız  için anlamıyor olabilirim. Ağlıyor yine. Oracıkta, yatakta bekliyor yanına gitmemi. İçimde bir kadın ölesiye istiyor onu sevmeyi. Daha başka bir zamanda, daha hazırken, daha artmışken yaşanmışlıklarım onu yeniden doğurabilirdim. Şimdiyse yapamıyorum.

Bir penis özlemi çekiyorum. Sevişmek için değil elbette. Sadece kendi tavşan deliğimin yerinde bir penisim olsaydı benim de. Dünyayı anlamlandıran bir et parçasına sahip olurdum. Anlar arasında bunca gidip gelmezdim eminim. Kuyruk, demek olsa da önde duran 30 gr. bir ağırlık neticede. Gram, deyince de Sean Penn’in filmi gelir aklıma. 21 gr? “Ruhun ağırlığıdır,” demişti yönetmeni. 30 + 21 = 51 anlamsız bir toplama gerekliliği. 

Çok uykum var. Hep uykum var. Ölüm uykusuyla dönüp duran beyaz bir tavşanım. Bebek ağlıyor. Yanına geldim bu kez. Ağzının kenarında akmadan duran kendi sütüme bakıyorum. Ağlamıyor artık. Sadece bana bakıyor. Eskiden özgürdüm. 

“İnsanın  eline  ayağına  dolanmasalar,”  diye  şikâyet  ederdi  annem.  Kırılırdım. Üzgünüm anne. Bir türlü sevemedik birbirimizi. Denedik olmadı. 

Oğlunu severdi annem. Onun da benimki gibi bir özlemi vardı eminim. Kardeşimi bu yüzden doğurmuş olmalı ve bu yüzden sevmiş. 

Babamındım ben. Her zaman öyle oldu. Ödünçlük demekti bu da. Büyüdükçe fakına vardım. Kızlar babalarının sevgisine ve soyuna ödünçtü. Bir imzayla devredilirdi. 

Soysuzuz sonuçta. 

Soysuz ve penissiz bir anneyim şimdi. Dişiliğimi sevmediğimi sanmasın dünya. Onu yaşamama fırsat vermeyişine içerliyorum yalnızca. 

Bir gün bebeğim olacak, derdim. Minicik ellerini hiç bırakmayacağımı sanırdım. İçime bırakılan bir annelikle sevişirdim çoğu zaman. Neden sevemiyorum bu bebeği. Şarkıyı tekrar konumuna almıştım. Yineliyor kendini. Bebeğin  yanına yatıyorum. Tuhaf bir  huzur  hali peyda oluyor içimde. İşaret dilinde “peyda” da bir tavşana benziyor ne garip. Kâh zıplayan kâh kulaklarını dikmiş  bekleyen… Bakınız Türk İşaret Dili. Bu  “bakınız” artık o  kadar hoşuma gitmiyor.

Konuşmaya başlıyor bebek. Ağlıyor da olabilir ama ilk kez anlıyorum ne dediğini. 

“Annem çok küçükken öldü. Beni öp sonra doğur beni,”* diyor. Tam olarak bunları söylüyor. Gözlerimin derinindeki kadına yalvarıyor. 

“Benim de,” diyorum. “ Bu yüzden babam sevdi hep beni,” 

“Henüz öğlen olmamıştı. Acıktığımı hatırlıyorum. Annem kardeşimle bir şeyler konuşuyordu. Evimizin o uzun, uzak, karanlık koridorunda sessizce oynuyordum. Benimle olmasalar bile seslerini duymak içimi rahatlatırdı. Kıskanmamamı söylerdi babam. Kıskanmazdım  aslında.  Sadece sevilmemek  canımı  acıtırdı.  Benden  daha  çok  nefret etmesin, diye uzak dururdum annemden. Hatırlıyorum da hep fark etsin isterdim beni. Yanına çağırsın. Kardeşimden önce de mi böyleydi anımsayamazdım. Onları koridorun başında  görünce  sevinmiştim  birden.  Benimle  oynamaya geldiklerini  sanmıştım.  El eleydiler.  Maça ası ve kupa kızı… Bana doğru yürüyorlardı. Ayağa kalkmıştım. Yanımdan geçip giderlerken duvara yaslandım. Koyun koyuna uyuyacaklardı muhtemelen. Yatak odasının kapısını ya benim ya da kendilerinin üzerine kilitledi sonra annem. Koridorda kaldım. Elimde tuttuğum şemsiyeli şapkalı ayıcık da duydu kilitlenişi. Kardeşim ağlamaya başladı. Bir iki tıkırtı oldu. Sonra sessizlik çöktü. Sonra havai fişekler patladı. Gözlerim kamaştı. 

Koridorun duvarları arasında sıkıştım sonra. Evin içine insanlar doluştu bir anda. Birileri beni sıkıştığım yerden çıkardı. Neden sonra beyazlığın içine saklanmış biri büyük öbürü küçük iki beden götürdüler önümden. Sobeleyecektim ama ebe olup olmadığımı hatırlayamadım. Eşikte duran beyaz tavşanı gördüm sonra. Gözleri kan çanağına dönmüş iki ayrı dünya gibi bekliyordu peşinden gitmemi.” 

Ölesiye ağlıyor bebek. Ne zamandır bu halde ki? Benim bebeğim. Ne yapacağımı bilemeden bakıyorum. Dokunsam mı ellerine? Önümü bile göremediğim bir beyazlığın içinde bu bebek. Beyaza doyamadı zaman. Tavşan deliğini bulmalıyım. Orda beni bekleyen bir çocuk var. 

Airplane haykırıyor. “ Anlat onlara,” diyor. “Nargile içen tırtılın seni çağırdığını,” 

Nefes nefese koşuyorum. Koridorun sonunu sezebiliyorum. Yaklaştım artık. Bacaklarımda hal kalmadı ama dayanmalıyım. Tavşan deliğinde bir çocuk beni bekliyor. Orada olmalı. Annemin karaltısı… Kardeşimin ağlayışı… Babamın sesi… Benim bebeğim… 

Biri sürekli adımı tekrarlıyor. Tünelin ucundaki çocuğu görüyorum sonunda. Gülümsüyor, yalnız ağzı var yüzünde. Az kaldı neredeyse uyanacağım. Uyanmalıyım, ölürüm yoksa. Tam dokunacakken çocuğun ellerine, delikten aşağı yuvarlanıyorum. 

Başucumda iki kişi… Doktor adımı söylüyor yine. “ Uyanamayacaksın,” sandım diyor hemşire. Ağlıyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum; konuşamıyorum bu yüzden. Hiç ağlamamışım gibi acemice döküyorum yaşlarımı. Tavana bakıp “ Erkekti,” diyorum. “Bebeğim erkekti.” 

Geçmiş ama, hemşire hoyratça söyleyiveriyor. Her şey yolunda gitmiş. Normalmiş bu halim. Ayılırken ağlarmış çoğu kadın. Bacaklarıma bakıyorum. İki yana ayırıp sımsıkı bağladıkları bacaklarıma. Tavşankulaklarına benziyor. Ağlamamı durduramıyorum. Hemşire eğilip saçımı okşuyor. Daha iyi olacağımı söylüyor. 

Bense lanet okuyorum koridorlara. Keşke beklemeseydim o koridorda. Böyle olmazdım o zaman. 

“Kuşlar bir uçumluktur ne de olsa,”* diyen şaire kızıyorum. Kuşlar, bir uçumluk…

Birkaç saat sonra çıkıyorum. Taksiye binmek istemiyorum. Kasıklarımdaki sancıya inat ağır adımlarla yürüyorum. Yolumun üzerindeki bir manavdan çakır domatesler alıyorum.

“ O zaman tüm dünya, başka bir şeyin metaforu Sayın Neruda,”  diyorum adama. Adam, tombalak gövdesinin yorgunu bacaklarını sürüyerek kayboluyor zamanda. Bakınız…

 

*Cemal Süreya

*Edip Cansever

 

 


Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış