New Orleans : Caz’dan Çok Daha Fazlası / Ayşe Nil Bilget

New Orleans : Caz’dan Çok Daha Fazlası 

 

Bazı şehirler güzeldir, aydınlıktır, temizdir. New Orleans böyle bir şehir değil. Delilerin, günahkarların, kayıp ruhların hep bir arada, iç içe yaşadığı bir sanatoryum. On yıl önce bir deli fırtına geldi geçti içinden; esti, savurdu, yıktı, parçaladı, kanadını kırdı fakat ruhunu asla. Sen bu çorabı kaçık, saçı dağınık şehire sevdalı mısın, diye soracaksın şimdi. Değilim; ancak rahmetli babaannemin tuvalet masasındaki garip kahverengi şişedeki ağdalı vanilya kokusu gibi bana yaşam ve ölümü, varlığı ve yokluğu hatta arafta kalmayı hatırlatıyor. 

Caz müziğinin doğduğu toprak bu, evet, ama müzik bu şehrin tam kalbinde rock, klasik, bluegrass, zydeco, electronica, blues, cajun folk, creole drum gibi daha birçok tarzla hep var. Preservation Hall’a gidip, sırada bekleyip, yerlere çöküp, yaşlı müzisyenlerin eski caz ayinlerini dinlemek başka bir keyif, ala, doğru. Ancak, gidip Howlin’ Wolf’ta Rock (ki her biri başka tarzda gruplardan), One-Eyed Jack’te eski 80’lerin New Wave’cilerinden tut da Psikadelik triolara kadar dinleme imkanı var. House Of Blues hala bir klasik. Tipitina’s dance etmek için herkese kollarını açmış bekliyor ve asla tek tarz dans müziğine mecbur bırakmadan. Bachanal’a şarap içeceğim diye gidersin ve inanamayacağın kadar iyi bir canlı gösteriyle karşılaşırsın. Her gösteri özel, her mekan farklı, hepsinin ortak özelliği ise müzik dinlemek için müthiş imkalar sunması. 

Mekanlara gitmedin diyelim. Tarihi kumar ve aşk batağı olan French Quarter’da sokaklarda gezerken neredeyse her köşede yetenekli müzisyenler ile ya da canlı “bando” gösterileriyle karşılaşırsın. Bir sokak, herhangi bir Pazar sabahı açık havada bile  içki kokar mı? Kokarmış. Cumartesi akşamı o sokakta gezilirken içilen içkiler, tütün sarmalına dolanıp sabaha kadar siner çünkü. New Orleans’ın meşhur yağmurları temizliğini yapar ve bir sonrakiş haftaya yine alkol, tütün, ter kokusu siner. New Orleans’in kozmetik bir şehir olmadığından bahsetmiştim. Burada yapay hiçbir unsur yok. 

Katrina kasırgası öncesi de buradaydım ben. Şimdi yine buradayım. Çocuksuz da yaşadım New Orleans’de, çocuklu da yaşıyorum. Hoyrat, sıkıntılı, affetmez halini biliyorum. Sıcak, kucaklayan, paylaşan halini de. Kasırga insanları korkutmuş, yumuşatmış. Silah taşıyan daha az, soygunlar, cinayetler azalmış. Ben düşünen, hisseden bir kadın olarak yerimi bulmaya çalışıyorum ve kolay olmadığına şahidim. En güzeli (ve acısı da) bir müzisyen olarak bu şehirde varolmamın, kendimi göstermemin çok zor olduğunu anlamış olmam çünkü kalite muazzam. Öyle, ‘enstrüman çalıyorum’, ‘şarkı söyleyeyim’ gibi cümlelerin ardında durmak için ciddiyet gerekiyor. Herkes en az bir enstrüman çalıyor, İYİ çalıyor ve özgürce çalıyor. 

Bir gezinti yapalım o halde. French Quarter’dan çıkalım, sokak müzisyenlerini ardımızda bırakıp Frenchmen Sokağı’na geçelim. Yürürken, Esplanade Caddesi’ni keserek ve eski evlerin renkli yüzlerine bakarak, yüzlerce yıllık çınar ağaçlarının muhteşem kalın gövdeleriyle karşılaşalım. O kocaman ağaçlar her yıl yaşlı cazcıları nev-i şahsına münhasır cenaze törenleriyle uğurlamaya alışıklar. Bir cazcı yaşamını kaybettiğinde, hayatta kalan dostları ve tanışık müzisyenler enstrümanlarını alıp cenazenin arkasına geçer. Cadde boyunca bir kortej salına salına, ağır bir müzik eşliğinde yürür, French Quarter’a geçiş yapar. Göç eden ruhun yaşadığı, çaldığı mekanlara uğradıkça müzik daha da yükselir, çocuklar bile korteje katılarak dans etmeye başlar. İşte bu, kanımca, bu dünyadan en güzel uğurlanma biçimi olsa gerek. Şahit olduğunda insanın varlığını sarsan anlardandır gerçekten. Frenchmen Sokağı, her gün saat 15:00’ten sonra her yaştaki insanın müzik dinlemek için uğrayacağı daha az turistik bir bölge. Bütün mekanlar reggae’den caz’a kadar canlı müzik sunar ama en tecrübesiz gruplar bile burada varolmak için enstrümanlarını birer uzuv gibi kullanmaya başlamışlardır bile. Hatalı nota basılmasına denk gelmek pek mümkün değil. Bu şehirde yaşayan herkes, genç ya da yaşlı, müzik hakkında bilgisi olan, yorum yapan insanlar. Hatalar affolmaz, kulağa çalınan yanlış notalar unutulmaz ama iyi olan, güzel olan, öze dokunan her ezgi de aynı inançla hatırlanır. 

New Orleans aynı zamanda giyinmenin şehridir. Günlük hayatında koşuya gider gibi giyinenler olduğu gibi, zaman makinesinin kapısını aralayıp 1920’lerden 2015’e ayak basanları da görmek mümkün. Takma kirpikli gözleri örten tüllü şapkalar, bele oturan çiçekli, ipekli entariler, ökçeli, bağcıklı potinler günlük yaşamın parçası hep. Buna karşılık hip-hop kültürünün gençlerde etkisi tartışılmaz; ancak o gençlerin babaları Pazar günü kiliseye giderken hala fötr şapka, çiftyüz maskaretli bağcıklı ayakkabı ve bol kesim tüvit takım elbise giyer. Çift gözlü, tek katlı, kasırgaya atfen yerden hafifçe yüksek evlerini iki, üç renge boyayıp yılda birkaç kez büyük kutlamaları bekleyen bir halk. Şubat ayında Mardi Gras, yani Şişman Salı, herkesin en çılgın esvaplarını donanıp, peruklarını takıp sokaklarda yürüdüğü, bolca alkol tükettiği ve çılgınca eğlendiği bir gündür. Çocukların da katılabilmesi için  okulların tatil olduğu nadir zamanlardan biri. Paskalya artık dini bir kutlama olmaktan çıkmış, New Orleans nüfusunun en kocaman şapkalarını takıp, at yarışı pistine giderek canlı müzik dinleyip, atlara sembolik miktarda bahis oynadığı bir eğlence haline gelmiş. Cadılar Bayramı da şehrin en şenlikli günlerinden biridir. Başka şehirlerde ağırlıkta çocukların kutladığı bir gün olan 31 Ekim, New Orleans’da yetişkinlerin kostüm giymek için bahane buldukları günlerden biri. Bütün evler en korkutucu haline bürünür, herkes kıyafet seçimini çok ciddiye alır. En eski, ihtişamlı malikaneler demir kapılarını aralar; özellikle, evin büyükleri ve yaşlıları, evlerinin ön teraslarındaki koltuklara yerleşip yüzlerce çocuğun gelmesini bekler, şehir geneline vurulduğunda binlerce dolar edecek çikolata ve şekerlemeleri dağıtırlar. Hep an bir sürpriz, her daim bir fazlalık yaşanan deli bir şehir burası. Anahtar kelime fazlalık. 

Bu mevsim, eflatunla pembenin sarmalandığı, gün batımında yükselen baharatlı ama hafifçe de çürümekte olan ağaç köklerinin ıslak kokusu ile kış. Ulu, yoğun yağmurların hiç tam olarak dinmediği bataklık vahasında sonbahar havası aslında bu bir bakıma. Hava tam soğumadan yine ılınır, yine güneş çıkar; hatta yakar bir süre. Sonra gümbürtüleri duyup beklersin ki perde aralansın, gök boşalsın. Dengelerin yeniden inşa edildiği bir diyar burası; zira yaz, Nisan sonu, Mayıs başı gibi çoktan gelmiş olacak ve kavuran sıcakların nemde boğulduğu günler uzun uzun geçmeye başlayacak. Eğer kabullenip kendini bırakırsan hani, belki, zevkli bile olabilir ama direnirsen aylarca soğutucular eşliğinde kapalı mekanlara hapsolman lazım. New Orleans’ın hiç bir teklifini red etmemen, flört ettiğinde cevap vermen gerek. Sıcak, ıslak, yoğun günlerini sevmelisin ki ılık, yağmurlu, nefis anlarının tam tadına varabilesin. Pervaneler, divaneler memleketi, sevemediğim, vaz da geçemediğim rimeli akmış, çok içmiş ayılamamış bir şehir ve ikinci perde hayatım.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış