Onlar:Üç / Melike İnci

Sabah… Alarm… Ertele… Tekrar alarm… Tekrar ertele… Saate bak! Yataktan çık! Üşü! Sabahlığını giy! Tuvalete git! Yüzünü yıka! Dişini fırçala! Mutfağa koş! Su iç! Kahve yap! Yatak odasına koş! Giyin! Kahveden iki yudum iç! Çantanı al! Ayakkabılarını giy! Telefonu almak için yatak odasına dön!

Her sabah aynı telaşla çıkıyordum evden. Nereye yetişeceksem? İş, kendi işimken, bu telaşımın nedenini bilemiyordum. Yılların alışkanlığı olsa gerek.

Yine aynı telaşla evden çıkmıştım. Ofisi açıp kahvemi içmiş; asistanımın gelmesini beklerken gazetemi okumuştum. Yapılacak işler öğle yemeğine kadar tamamlanmıştı.

Yemek için çıktığımda vitrinlere bakarak Nişantaşı’na kadar yürüdüm. Bir kitapçıda dergilere bakarken onunla çarpıştık. İkimiz de şaşırmıştık. Görüşmeyeli sekiz sene geçmişti. “İşin yoksa beraber yemek yiyelim,” dediğinde tereddütsüz kabul ettim. Yemek boyunca eski günleri anıp bolca güldük. “Ne güzel günlerdi, değil mi?” diye elimi tuttuğunda sol elindeki alyans benim sağ elimdeki yüzüğün taşına takıldı.

“Güzeldi gerçekten… Ee, şimdi ne güzellikler var hayatında?”

“Dört yaşında bir prenses.”

“Prensesin annesi?”

“Cadı kraliçe… Boş ver onu! Sen söyle: kim bu Beyaz Atlı?”

“Uzun hikâye… Görüşebilirsek yüzük sağdan sola geçecek.”

“Askerde filan mı?”

“Keşke asker olsa… o zaman geleceği gün belli olurdu. Karınla problemin mi var?”

“Çok uzun hikâye…”

“Anlatmak istersen dinlerim. Artık patron olduğum için çalışma saatlerim esnek.”

“Bilindik şeyler…”

“Israr yok!”

“Standart tavrın: ısrar etsen şaşardım.”

“Bazı şeyler aynı kalıyor…”

“Keşke öyle olsa…”

“Anlatmak istemediğinden emin misin?”

Elimi bırakıp garsona gelmesini işaret etti. Hızlıca gelen garsona: “Hanım efendiye az şekerli bir Türk kahvesi, bana da espresso lütfen.” demişti. Garson uzaklaşınca: “İzninle ofisi arayıp dönmeyeceğimi bildirmeliyim.” deyip sekreterini aramıştı.

Kahve, soda, sonra yine kahve, yine soda… İki saatte yedi yıllık evliliğini özetlemişti. Garipsediğim, en başta “Cadı Kraliçe” diye adlandırdığı eşini hiç kötülememesiydi.

“Başta ‘Cadı Kraliçe’ demiştin.”

“Lafın gelişi o… Ne diyebilirim ki… Apayrı dünyaların insanlarıyız. Bu onu kötü yapmaz.”

“Doğru söylüyorsun.”

“Sıra sende…”

“İşkolik benimki…”

“Dengini bulmuşsun.”

“Orasını bilemiyorum. Gördüğün gibi eskisi kadar yoğun çalışmıyorum. Hesapta on ay önce evlenecektik.”

“Bence sen evlenmek istediğinden emin değilsin.”

“Bu sonuca nereden vardın?”

“Aklına koyduğunu yapardın.”

“Yumuşamadım sanırım.”

“Bilemem artık. Bana işkence etmiştin.”

“Ben sana ne yaptım ki?”

Yanıt vermemiş; gülümseyerek hesabı istemişti. Yemek yediğimiz kafenin kapısında ona ne diyeceğimi bilemeden kalakalmıştım.

“İşin yok madem, biraz yürüyelim mi?”

“Olur da… Senin işin…”

“Erteledim ya!”

Başka bir şey söylememe izin vermeden elimi tutup beni Maçka’ya doğru yürüttü.

“Nereye gidiyoruz?”

“Sürpriz.”

Maçka Parkına kadar yürüdük. Oradaki kafeteryalardan birinin masasını işaret etti: “Birazdan yanına geliyorum.”

Maçka Parkında bir anımız olduğunu hatırlamıyordum. Gülümseyerek yanımdaki sandalyeye oturdu.

“Buranın özel nesi var?”

“Bilmem.”

Kafeteryanın garsonu büyük seramik fincanları masaya bıraktıktan sonra tarçın, elma ve karanfil kokusuyla büyülenmiş gibi oldum.

“Doğru hatırlamış mıyım? Yoksa o başkası mıydı?”

“Beni çok şaşırttığını itiraf etmeliyim.”

Karşılık vermeyip gülümsemekle yetinmişti. Uzun bir süre konuşmadan birbirimize baktık. Onun bana bakarken ne düşündüğünü bilemiyordum. Bense şaşkındım. Elimdeki yüzüğü veren adamın benimle ilgili böyle ince bir ayrıntıyı hatırlayamayacağından emindim. Aklım iyice karışmıştı. Gerçekten evliliği erteleyen ben miyim, diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Başparmağımla yüzüğü çevirirken elimi yakalayıp: “Emin değilsen, sakın evlenme!” dedi. Ne düşündüğümü bilmiyordum. Karşılık veremedim.

“Ben o hatayı yaptım. Şimdi dönmesi çok zor.”

“Belki bu hata değildir.”

“Olmadığından emin misin?”

“Değilim, sanırım.”

Elimi bırakmadan gözlerimin içine bakmış, bir şey söylememişti. Bir süre öylece oturduk. Ta ki, telefonunun zil sesi ile sıçrayana kadar…

“Efendim Canan… Dışarıdayım… Eski bir arkadaşıma rastladım. Maçka Parkında oturuyoruz… Yemeğe gelmeyeceğim. Prensesi de idare ediver lütfen… Kahvaltıda görüşürüz.”           

Telefonu kapadığında gülümsüyordu.

“Niye gülüyorsun?”

“Gördüğün gibi programlarımın tamamını iptal ettim.”

“Bir detayı atlıyorsun her zamanki gibi.”

“Neymiş o?”

“Benim programım olup olmadığı yine umurunda değil.”

“Olmaz olur mu? Emrivaki, elma çayı ve şirinlikle sıyrılmaya çalışıyorum.”

Bütün akşamı benimle geçirmek istiyor oluşu hoşuma gitmişti. Yine de kötü giden evliliğinin kaçamağı olmaya niyetim yoktu.

“Umarım olmayacak şeylerin hayalini kurmuyorsun.”

“İleri gitmeme asla izin vermezsin ki…”

“Peki, beklentin ne?”

“Canan’a da söylediğim gibi: eski bir arkadaşımla sohbet…”

“Ben senin arkadaşın değildim ki…”

Bir şey söylemedi. Yüzü kızarmıştı. Ona daha fazla işkence etmek istemediğimden gülümseyerek: “Ee, ne yapıyoruz bu akşam?” diye sorduğumda, yanıt vermemiş, hınzırca gülümsemişti.

Birlikte Maçka Parkından Dolmabahçe’ye inip, ilk buluşmamızdaki gibi deniz kenarında çay içtik. Sonra Beşiktaş’a yürüdük. İlk buluşmamızın heyecanı içimde yeniden doğmuştu. Kendimi ona böylesine teslim etmiş olmaktan kaynaklanan tedirginliğimi de ona hissettirmemeye çalışıyordum.

Çarşı içinden yürüyüp o apartmanın önüne geldiğimizi fark ettiğimde durdum.

“Şaka mı yapıyorsun?”

“Sana şaka yapmaya cüret edebilir miyim?”

Edemezdi de, doktora yıllarından kalma evi hala tutuyor olamazdı.

Cebinden anahtarlığını çıkarıp apartman kapısının kilidini açtı. Biz içeri girdiğimizde hareket algılayıcılarla çalışan ışıklar girişi aydınlattı. Merdivenleri çıktıkça katlar birer birer aydınlanıyordu. Bu eski apartman elden geçmiş, hareket algılayıcılar konmuştu; ama asansör hala yoktu. Son kata geldiğimizde apartman kapısını açtığı anahtarla dairenin kapısını açtı.

“Buyurun efendim…”

Yabancı filmlerde bahsi geçen bir zaman kapsülündeydim sanki… Baştan aşağı yenilenmiş apartmandan eskiden bıraktığım dairenin girişine gelmiştim. Onun bu saplantısı beni iyice korkutmaya başlamıştı. Ona hissettirmeden en yakın arkadaşıma bir çağrı bırakmam gerekiyordu. Çantamdan telefonuma nasıl ulaşabilirim, diye kendimce hesaplar yaparken sessizliğe son verdi.

“Korkmana gerek yok. Apartmanı kendim için aldım. Yalnızca evin girişini orijinaline uygun yenilettim. Gel, içeri bak!”

Temkinli adımlarla davetine karşılık verdim. Ben yenilenmiş salona geçerken o anlatmaya devam etti.

“Apartmanın sahibini hatırlarsın… Yorgo Amca…”

“Evet, çok şeker adamdı. Yoksa öldü mü?”

“Yok… Bozcaada’ya yerleşti. Gitmeden önce, yani dört yıl kadar önce, babamı aramış, beni sormuş… Biliyordu burayı satın almak istediğimi.”

“İyi de tüm apartmanı mı satın aldın?”

“Yorgo Amca iki şartla çok uygun bir fiyata sattı burayı.

“Belediye tutturmadıkça yıktırmayacaksın binayı.”

“Aynen…”

“Dairesi de İstanbul’u ziyaretleri için korunacak.”

“Valla bravo!”

“Ee, Yorgo Amca bu… Duvara çivi çaktırmazdı, hatırlasana.”

“Unutturur mu hiç? Hala zaman zaman arıyor.”

Salona iki tane tek kişilik koltuk, ortaya da bir sehpa koymuştu. Başka mobilya yoktu. Koltuklardan birine oturduğumda, mutfaktan bir şişe şarap ve iki kadehle geldi.

“Daha içecek miyiz?”

“Öğle yemeğinde içtiklerimizin etkisi geçmiştir.”

“Bu görüşme nereye varacak, çok merak ediyorum.”

“Tabii ki yatak odasına…”

“Tabii, tabii…”

Her zaman açık sözlü olmuştu. Belden aşağı şakalara da bayılırdı. Beni rahatsız eden şakalarındaki gerçeklik payıydı.

“Sana bugün rastlamak benim en büyük şansım.”

“Biraz daha açık konuşsan…”

“Canan’la ayrılma ihtimalimiz hep çok yüksek ve buradan ona hiç bahsetmedim. Burası benim nefes aldığım tek yer. Tapusu babamda… ona bir şey olursa bana kalacak… bana kalır da ayrılırsak yarısını Canan’a vermek zorunda kalacağım… en iyi ihtimalle değerinin yarısını… Bu onunla paylaşmak istediğim bir şey değil.”

“Benimle ne ilgisi var tüm bunların?”

“Burayı senin üstüne yapsak…”

“Olur mu öyle şey? Hem bana nasıl güvenirsin?”

“Sen bana o türden kazık atmayacak tek kişisin.”

“Ben bunu Osman’a açıklayamam.”

“Zorunda mısın?”

“Eninde sonunda öğrenir…”

“Tanıdığım en işbitirici insan bu işi yokuşa sürdüğüne göre şansıma erken güvendim demektir.”

“Problemini çözemem demedim, farkındaysan… senin yolunu beğenmedim.”

“Alternatifi var mı ki?”

“Var tabii… Benden daha güvenilir birinin üstüne yapacağız tapuyu.”

“Öyle biri var mı?”

“Avukat bir arkadaşım var. Adı Timur. “

“Olur mu, diyorsun yani?”

“Bu işin hallolmasını istiyor musun?”

“Evet.”

“O halde, yöntemimi sorgulamayacaksın.”

“Siz nasıl emir telakki ederseniz sultanım.”

“Pazartesi günü, Timur sana gelir. Detayları söyler.”

“O halde sağlığına.”

Kanımdaki alkol oranı arttıkça salondaki anılarım canlanıyordu. İkinci şişeyi bitirdiğimizde gözlerimi bir anlığına kapadım. Tekrar açtığımda kendimi geçmişte buldum. Oturduğum koltuk içi strafor dolu ekose kumaştan bir armut koltuğa dönüşmüştü. Boş duvarlarda irili ufaklı posterler, camın üstü ders kitaplarıyla dolu yemek masası, arkamdaki duvara dayalı antika konsol, yerde Bünyan halı… Masanın önünde tartışan halimizi gördüğümde irkildim. Sessiz sinema döneminden bir kalma bir sahneyi izliyor gibiydim. Hareketlerimiz hızlı, ifadelerimiz kesin: ayrılıyoruz.

“Daldın… Şarap çarptı galiba…”

“Ayrıldığımız günü hatırlıyor musun?”

“Hiç unutmadım.”

“Hiç ‘keşke’ dediğin oluyor mu?”

“Asla… O gün ayrılmasaydık, bugün bu buluşmayı buraya taşıyabilecek düzeye ulaşamazdık.”

“Büyüdük yani…”

“Öyle…”

Büyümüş müydük gerçekten? Başımı kavga ettiğimiz yere çevirip o günkü halimizi düşündüm. Sonra karşımda oturan adama baktım. Şakaklarından uzayan birkaç tel beyaz saç, yüzünde belirginleşen çizgiler, eskisi gibi neşeli bakan ama daha olgun gözler… Sehpayı aşıp onu öpmemek için kendimi zor tutuyordum… Onun bunu bildiğinden emindim. Büyümüştü… aksi olsa o anı lehine çevirebilir ya da saçma sapan bir şaka yapabilirdi. Yapmadı. Yalnızca gülümsedi.

“İçmeye devam edeceksek, bakkala gideyim.”

“Gitme… Yeterince içtik, sanırım.”

“O halde, sana kahve yapayım.”

“Yapma…”

Cümlemi bitiremeden öpüşmeye başlamıştık. Tüm özlemimize rağmen birbirimize nazik davranmaya çalışıyorduk. Beni eski yatak odamıza doğru yönlendirirken telefonum çaldı. Umursamadan peşinden gitmek istedim, ama arayan ısrarlıydı. Telefona bakmak için elini bıraktığımda etrafımdaki her şey yok olmaya başladı. Telefonun sesi artık daha yakından geliyordu. Gözlerimi sımsıkı kapayıp açtığımda odamda olduğumu, daha da kötüsü hepsinin bir rüya olduğunu anladım. Arayanın kim olduğuna bakmadan açtım.

“Efendim…”

“Rahatsız mı ettim?”

“Söyle Aslı!”

“Saat on bir buçuk. Gelmeyeceğinizi haber de vermediniz. Merak ettim.”

“On bir buçuk mu? Hay Allah! Uyuyakalmışım. Arayan var mı?”

“Timur Bey aradı.”

“Başka?”

“Başka kimse aramadı.”

“Timur’u ara; yarın uğrasın… Ben bugün gelemeyeceğim.”

“Bir şeye ihtiyacınız var mı?”

“Yok, yok… Kızlar ararsa, “erken çıktı, vergi dairesinde işi vardı,” filan de!”

“Tamam. Size iyi günler.”

“Sana da.”

İşe gidip vakit kaybetmek istemiyordum. Belki de aynı saatte aynı yerde onunla karşılaşabilirdim. Normalde böylesine saçma bir hareket yapmazdım; ama denemeye değerdi. Çabucak hazırlanıp çıktım evden. Hızlı adımlarla Nişantaşı’na yürüdüm.

Tam vaktinde kitapçıdaydım. Yarım saatten fazla dergilerin önünde oyalandım yaptığım şeyin saçmalığına daha fazla katlanamayacaktım. Rastgele bir dergi alıp kasaya gittim. Benden başka müşteri yoktu. Ne bekliyordum ki? Dergiyi kasadaki görevliye uzatırken gözüm kapıdaydı. “Düğün yakında mı?” diye soran görevliye ifadesiz bakmış olmalıyım ki, dergiyi bana gösterip sorusunu yineledi. Elinde tuttuğu gelinlik modeli dergisiydi. “Ya, aslında ben o dergiyi almaktan vazgeçtim. Kusura bakmayın!” diyerek kitapçıdan aceleyle çıktım.

Hayallerimin peşinden koşmak istesem de bedenim ya da beynim buna engel oluyordu. Kendimi kurallarımın hapsinde iyi terbiye etmiştim.

Diğer benliğimle hesaplaşırken Ada Palas’ın önünde buldum kendimi. Oraya kadar yürüdüğümü fark etmemiş olmam garipti. Üzerinde “Çevreye Verdiğimiz Rahatsızlıktan Ötürü Özür Dileriz” yazılı perde çatıdan girişe kadar iniyordu. Yorgo Amca gerçekten de satmış mıydı bu apartmanı? Yandaki dükkâna girip sorsam, diye düşündüm. Baktım telefoncu olmuş: Yorgo Amca’yı tanımaz ki, diye düşündüm. Bakkal geldi aklıma. Rıza Bey… Ona sorabilirdim.

“Rıza Bey yok mu?”

“Babam emekli oldu.”

“Sen Mustafa’sın, değil mi?”

“Siz kimsiniz?”

“Ben Yorgo Amcanın kiracısıydım.”

“Hakkı Abinin manit… Yani bankacı abla… Hayrola, babamı neden sordun?”

“Yorgo Amca’ya uğramıştım.”

“O adada. Apartmanı da Sami Beylere sattı. Ama dairesi dönerse diye duruyor. Hakkı Abi gün aşırı revonasyon işini kontrole gelir… Demişken iyi insan lafının üstüne gelir… Hoş geldin, Hakkı Abi. Biz de bankacı ablamla seni konuşuyorduk.”

Donup kalmıştım. Arkamı dönmeye korkuyordum.

“Vay vay… Demek semtimize yolunuz düştü sonunda…”

“Yorgo Amcayı ziyarete gelmiştim.”

“Mustafacığım, sen oradan ablana bir şişe soğuk su ver, bana da iki bira…”

“Hemen, Abi.”

“Gel, sana apartmanı gezdireyim.”

Bir elinde torba diğer elinde elim… Ada Palas’ın önünde cebinden anahtarlığı çıkarmak için torbayı bana uzattı; elimi bırakmamak için. Kapıdan içeri girdiğimizde duvardaki panoyu açıp sigortaları kaldırdı. Hareket algılayıcıların olmaması beni sevindirmişti. Konuşmadan en üst kata çıktık. Başka bir anahtarla dairesinin kapısını açtı. Buna da sevinmiştim. Evin girişi de rüyamdakinden farklıydı… Salon da: ortada bir sehpa, karşılıklı üçlü koltuklar, bir duvarda LCD televizyon, hoparlörler…

“Şimdi söyle bakalım: Seni hangi rüzgar attı buralara?”

“Söylesem inanmazsın.”

Ellerine dikkatlice baktım. Ne yüzük ne de yüzük izi vardı.

“Evlenmedim.”

“O kadar belli oluyor mu?”

“Maalesef… Ayakta mı duracaksın?”

“Hakkı… Benim ne işim var burada?”

“Bilmem. Senin biliyor olman lazım.”

“O biralardan birini bana versene.”

“Bira sevmezsin ki sen.”

“Başka seçeneğim var mı ki?”

“Her zaman başka seçeneğin var… Eskiden de vardı… Ama sen seçeneklerini değerlendirmek yerine ilk aklına geleni yapardın. Hiç değişmemişsin.”

Maalesef değişmemiştim. Değişememiştim. İnsan değişmezdi ki…

“Buraya neden geldiğimi sordun. Galiba değişiyorum.”

“Seni dinliyorum.”

Ona rüyamı ve öğle vakti kitapçı maceramı anlattığımda şüphe dolu gözlerle baktı.

“Sen şimdi ne demek istiyorsun?”

“Bilmiyorum.”

“Kızlarla iddiaya filan mı girdin?”

“Ne alakası var?”

“Bu anlattıkların doğru olamaz.”

“Böyle bir şeyi planlama ihtimalim yüzde kaç?”

“Peki, evleniyor musun gerçekten?”

“Bilmiyorum.”

Belki de bu sorunun yanıtını arıyordum. Rüyam ve sonrası bana bunu sorgulatıyor olabilirdi.

Hakkı yanıma oturdu. Ellerimi tuttu.

“Buraya bambaşka bir sebepten gelmiş olmanı isterdim. Sen yolunu kaybetmişsin.”

“Ama…”

“Sus! Sakın! Sorunun yanıtı bende değil… Yüzüğü sana veren adamda… Söyleyecek bir şeyin varsa, muhatabın da ben değilim. Yine yüzüğü veren adam…”

“Peki, ya seçeneklerim?”

“Bunca yıldan sonra buraya gelmek ve burada kalmak bir seçenek değil, karar olmalı… İki kişinin kararı… Sen kararını yıllar önce vermiştin.”

“Ya sen?”

“Gördüğün gibi… Ben burada kaldım.”

“Biz?”

“Giderken yanında götürmüştün. Saklayabildin mi?”

Yanıtları tokat gibi patlıyordu yüzümde. Hak etmiştim. Bana benim dilimde bir ders veriyordu. O da hiç değişmemişti. Lafını sakınmazdı, yine sakınmıyordu. Konuşacak bir şey kalmamıştı. Bir süre öylece oturduk koltukta. Telefonumun sesiyle irkildik. Osman arıyordu. Hakkı’ya söyleyecek bir şeyimin olmadığı gibi Osman’a da söyleyecek sözüm yoktu. Telefon ısrarla çaıyordu.

“Eninde sonunda telefona cevap vermek zorundasın…”

Zorunluluk… Tüm sorularımın yanıtı buydu. Zorunluluklardan bıkmıştım. Osman ya da Hakkı değildi sorun. Yine de telefona cevap verdim, zorunda olduğum için değil, saygımdan…

“Canım…”

“Merhaba Osman.”

“Bir şey mi oldu?”

“Hayır.”

“Bir şey olmuş.”

“Olmadı. Hep bildiğin şeyler. Artık sıkıldım.”

“Benden de mi?”

“Sen hiç burada değilsin ki…”

“Haklısın. İşin kötüsü daha uzun bir süre de orada olamayacağım.”

“Ben artık…”

“Tamam, anladım. Cümleyi bitirme.”

“Bendeki eşyaları geldiğinde…”

“Alırım… Artık ne zaman gelebilirsem.”

“Kendine dikkat et.”

“Sen de…”

GÖRÜŞME SÜRESİ 22 SANİYE… Telefonun ekranında çıkan yazıyla sinirlerim bozulmuştu. Yirmi iki saniyede sonlandırmıştım ilişkimi. Hem de telefonda… hem de eski sevgilimin yanında… Hakkı da şaşkındı. Bir süre birbirimize baktık. Sonra bir şey söylemeden çantamı alıp evden çıktım. O da peşimden gelmedi.

Yorgo Amcanın dairesinin önünden geçerken birden rüyamla ilgili bir detay aklıma geldi. Hakkı’nın babası binayı gerçekten satın almış, Yorgo Amca adaya taşınmıştı.

Merdivenleri hızlı adımlarla çıktım. Hakkı’nın kapısına geldiğimde nefes nefeseydim. Çıktığımı duymuş olmalı, kapıyı açtı.

“Bir şey mi unuttun?”

“Su… Bir bardak su verir misin?”

Nefesimi kontrol edemiyordum. Ona söyleyecek bir sürü şeyim vardı aslında… Mutfaktan elinde bir bardak suyla geldiğinde söyleyeceklerimi bir anda söylemekten vazgeçmiştim.

“Teşekkür ederim.”

“Afiyet olsun… Sadece su için gelmedin, sanırım.”

“Yarın akşam Dolmabahçe’de buluşalım mı?”

“Yarını beklemeye gerek yok. Gel, şimdi gidelim!”

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış