Bir Uyanma Denemesi ile “Kör Pencerede Uyuyan” Üzerine / Ata Tuncer

Başını okuduğun kitaptan kaldırır sokağa bakarsın.

Çünkü kalabalıktır şehir ve bir an o çığlık sayfalardan yükseliverir. Gecedir. Tanımazsın yolunda yürüyeni. Sabah dolmuşa binen teyzeyi bilmezsin geceki yürüyüşünden. Hele sokak lambaları yanmazken.

Bazen ölüverir kimileri. Gündür. Kim bilir, kimin sevdiği. Belki Zühre diye birini sevdi. Zühre pazarda. Belki. Evine dönerken görse o soğuyan bedeni, düşürür elindeki fileleri sonra da yakar bu şehri. Gazeteler baskıya girmiştir. Elindeki kitapta örtmek istersin o cesedi. Ama bilirsin. İstanbul’da okuyorsan o cümleleri, İstanbul’da geçiyorsa hikâyen, İstanbul’un kapanan apartman kapıları gibi yankılı bir ses yükselir, ölenin göğüs kafesinden.

İrkilirsin. Avuçlarından kaymıştır okuduğun o kitap, ince sırtı batar sen nefes alırken kalbine yakın bir yerlere. Soluk almak için bile geç kalmanın tedirginliğiyle aralarsın perdeyi ve parmaklarının ucunu dokundurur gibi bakarsın aşağıda yatan ölüye. Apartmanın önüne. Korkarak bakarsın, az önce ölen acaba benim babam mı diye. O kitaptaki yalanları söylemişsindir sen de. Baban ölür günün birinde, bu kaçınılmaz bir hadise. Ama ürperirsin ve dersin ki kendine: “Bu apartman önünde öldüyse ben bu koltukta, bu kitapla asılı kaldım işte, bu odaya. Basamam babamın öldüğü kaldırım taşına.

Sarkmak istersin o pencereden ve bakmak, o kopkoyu kuyuya.

Ayağın kaydığı anda, o bir anlık çığlıkta, baban gibi oluncaya kadar düşeceğini biliyorsundur da. Hem hayatın boyunca.

Ama kördür pencere ve sen uyuyorsundur aslında.

Gözlerini açtığın o uyurgezer karabasanında göğsüne bastığın kitapla. Sırtını dayadığın kaldırım taşlarına sokulursun, usul. Üstünü örten kitabı okumaya dalarsın. Çünkü en kuytusu bu şehrin, sokak lambalarının altıdır, kitap okumak için.

“Ve böylece şehrin üstünde yanan bütün ışıklar, ben hayatım diyerek yandılar.”

 

B. Nihan Eren’in Yavaş’tan yedi yıl sonra yayımladığı öykü kitabı; Kör Pencerede Uyuyan.

Birbiriyle kesişen, iç içe geçmiş hikâyeleri yan yana, birbirine teğet geçen kurgusuyla sağlam bir dil işçiliğiyle anlatıyor.

Şerife ile Şerife, aralarına kara kedi gibi girmiş simsiyah sırrıyla bir aynadan mustaripler. İkisi de omuzlarında yük biriken, omuzlarında çiçek büyüten kadınlardan. Babaanne fesleğeni kokutarak ortalığı, geçmişten gelen bir ses duymaktalar: “Aynamı vermeyecekler bunlar bana. Vermeyecekler.”

Tahir ki, “Tahir de tüm insanlık gibi, en büyük dert kendininki sanıyordu”.

Kızı Melike’nin “uykusuna girmiş, ona gökyüzünden yıldız koparıyordu”.

Ilgaz’ın yolu, gönlü Melike’yle kesişiyor, bir sokak köşesinde, otobüs içinde, cam yansısı o kesişmelerde yüzleri rastlantı eseri birbiriyle öpüşüyor.

Ama bu şehir, sokakları üstünde uçan martılar ve köprüleriyle kesilmiş Boğaz’ı kimseye adil değil.

“Korku bulanık sular içinde saklanıyor, sevimli bir iyimserlik her zaman camekana konuyordu. İyi işleyen bu makine aslında pek bozuk, baştan aşağı çürüktü.” 

Nurdan Gürbilek, “Suçu işleyen mi suçlu,” diye sorar, Mağdurun Dili kitabında, “Yoksa onu aklından geçiren mi?”

Her bir hikâye, her karakter pişmanlıkları ve üzüntüleriyle, suçu ve suçu kendinde bulmanın hüznünü, aklın ve geleceğin çelişkisi altında bırakmaya fazlasıyla teşne. Yaşadıkları ve öldükleri bu şehir, geçmişlerinin enkazından başka yer değil.

Gece ile Gün olmak üzere iki bölümden oluşan kitabın bu bölümleri peş peşe,  sürekli okunduğunda, Güneş’in doğuşu ya da Ay’ın batışı arasında değil, yalanlar, hüzünler ve uykuyla uyanıklık arasında okunan öykülere davet ediyor okuyucuyu.

Hayata kör pencerelerden bakmak zorunda kalanlar, mutlak, kendini görüyor sananlardan uzakta uyanıyorlardır, rüyalarından.

Roman gibi okunan, birbirine teyellenmiş öyküler, yaşar gibi ölünen hayatları anlatıyor. İnce, sakin ve ardına bakarak.

Kör Pencerede Uyuyan. 

 

(*) İtalikle belirtilmiş tüm cümleler, “Kör Pencerede Uyuyan” kitabından alıntılanmıştır.

Bu İçeriği Sosyal Medyada Paylaşın
Facebook'ta Paylaş    Twitter'da Paylaş   


 

Kullanıcı Yorumları ( Yorum Ekle )

 

Henüz bir yorum yapılmamış